İNSANIN GERÇEĞİ KENDİNİ BİLMEK - İNSAN KATEGORİLERİ

Share

http://www.dunyaana.com/images/galac%20moon2.jpg“ Bir kez daha insan fikrini ele alalım. Sözünü ettiğim dilde ‘insan’ kelimesi yerine yedi kelime kullanılmıştır. Bunlar; bir numaralı insan, iki numaralı insan, üç numaralı insan, dört numaralı insan, beş numaralı insan, altı numaralı insan, yedi numaralı insan. Bu yedi fikirle, insanlar, insandan söz ederken birbirlerini anlayabilmektedirler.”

“ Yedi numaralı insan, insan için mümkün olabilen tam gelişmeye ulaşmıştır ve bir insanın sahip olabileceği her şeye, yani bizim kendi körlüğümüz ve cehaletimiz içerisinde kendimize atfettiğimiz irade, şuur, daimi ve değişmez ben, ferdiyet, ölümsüzlük ve daha birçok başka özelliklere sahip bulunmaktadır. Biz, belli bir noktaya kadar yedi numaralı insanı ve onun özelliklerini anlarsak, ancak o zaman bizi ona yaklaştıracak tedrici safhaları yani bizim için mümkün olabilen gelişme sürecini anlayabiliriz.”

“ Altı numaralı insan, yedi numaralı insana çok yakındır. O, yedi numaralı insandan sadece, bazı özelliklerinin henüz daimi hale gelmemiş olması ile farklıdır.”

“ Beş numaralı insan da bizler için erişilmez bir insan standardına sahiptir, çünkü o, Birliğe ( Vahdete) ulaşmıştır.”

“ Dört numaralı insan, bir ara safhadır. Ondan daha ileride söz edeceğiz.”

“ Bir, iki ve üç numaralı insanlar, doğdukları seviyede bulunan mekanik insanlığı oluşturmaktadırlar.”

“ Bir numaralı insan, psişik hayatına ait ağırlık merkezi, hareket ve içgüdü merkezinde bulunan insan anlamına gelir. Bu, fizik beden insanıdır. Yani hareket ve içgüdü fonksiyonlarının duygu ve düşünce fonksiyonlarına sürekli olarak ağır bastığı insandır.”

" İki numaralı insan, gelişmenin aynı seviyesindeki insan anlamına gelir; fakat bu insanın psişik hayatının ağırlık merkezi, duygu merkezindedir; yani duygusal fonksiyonlarının diğer bütün fonksiyonlarına ağır basan insan; duygu insanı, duygusal insan…”

“ Üç numaralı insan, gelişmenin aynı seviyesindeki insan anlamına gelir; fakat bu insanın psişik hayatının ağırlık merkezi, düşünce merkezindedir; yani düşünce fonksiyonlarını hareket, içgüdü ve duygu fonksiyonlarına galip geldiği, her şeye teorilerle, mantal faaliyetlerle yaklaşan mantık insanı…”

“ Her insan, bir, iki ve üç olarak doğar.”

“ Dört numaralı insan, hazır olarak dünyaya gelmez. İnsan, bir, iki ve üç numara olarak doğar ve ancak belli özelliği bulunan çabalar ile dört numara olur. Dört numaralı insan, daima okul çalışması ürünüdür. O, rastlantı eseri olarak doğmadığı gibi rastlantı eseri olarak veya mutat yetişme, eğitim vs. etkileri sonucunda gelişmez. Dört numaralı insan, halen bir, iki ve üç numaralı insanlardan farklı bir seviyede bulunmaktadır; fikirlerini, çalışmayı değerlendirmesini ve okul ile olan ilişkisini içeren daimi bir ağırlık merkezine sahiptir. Buna ek olarak, psişik merkezleri, artık dengelenmeye başlamıştır; onun merkezlerinden biri, diğer merkezler üzerinde, ilk üç kategoriye dahil insanlarda olduğu gibi hakimiyet kuramaz. Artık kendini tanımaya, nereye gittiğini bilmeye başlamıştır.”

“ Beş numaralı insan, artık sabitleşmiştir; o, bir, iki ve üç numaralı insanlar gibi değişemez. Fakat şunu da ifade etmeliyim ki, beş numaralı insan, doğru çalışmanın ve yanlış çalışmanın sonucu olabilir. O, dört numaradan 5 numaraya geçebildiği gibi dört numara olmadan da 5 numara olabilir. Ve bu durumda daha fazla gelişemez, altı numara yedi numara olamaz. Altı numara olması için sabitleşmiş özünü yeniden eritmeli, maksatlı olarak beş numaralı insan varlığını yitirmelidir. Ve bu da ancak korkunç ıstıraplarla başarılabilir. Bereket versin ki, bu yanlış gelişme vakaları çok ender cereyan eder.”  ( 58)

“ İnsanın yedi kategoriye veya yedi numaraya ayrılması, binlerce şeyi açıklar; aksi halde insanı anlayamayız. Bu ayırım, insana uygulanmış şekliyle ilk izafilik kavramını ortaya koyar. Nesneler hangi çeşit insanın görüş açısına göre veya hangi çeşit insan ile ilgili olarak ele alınmışlarsa, ona göre bir veya başka bir şey olabilirler.”

“ Buna uygun olarak insanın bütün iç ve dış tezahürleri, bütün ona ait olanlar ve onun tarafından bütün yaratılmış olanlar da yedi kategoriye ayrılmışlardır.”

“ Şimdi, taklit ve içgüdülere dayalı veya ezberlenmiş, insana doldurulmuş, tıkıştırılmış bir numaralı bilginin mevcut olduğu söylenebilir. Bir numara, terimin tam anlamıyla bir numara ise her şeyi bir papağan veya maymun gibi öğrenir.”

“ İki numaralı insanın bilgisi, sadece sevdiği şeylerin bilgisidir; sevmediklerini bilmez. Veya marazi bir kimse ise, aksine sadece sevmediklerini, kendisini iten, kendisinde korku, dehşet ve nefret doğuran şeyleri bilecektir.”  ( 59)

“ Üç numaralı adamın bilgisi sübjektif olan mantıklı düşünmeye, kelimelere ve her şeyi olduğu gibi anlamaya dayanan bilgidir. Bu bilgi, kitap kurtlarının ve skolastiklerin bilgisidir. Örneğin, üç numaralı adam, Kur’an’da her bir Arap harfinin kaç kere tekrar edildiğini hesap etmiş ve Kur’an’ın bütün yorum sistemini buna dayandırmıştır.”

“ Dört numaralı insanın bilgisi çok farklı bir çeşit bilgidir. Bu bilgi, beş numaralı adamdan gelir; o da bunu altı numaralı adamdan alır ki, altı numaralı adama da yedi numaralı adam tarafından verilir. Fakat pek tabii, dört numaralı adam, bu bilginin ancak kendi güçlerine uygun kısmını özümser. Fakat bir, iki ve üç numaralı insanlarla kıyaslarsak dört numaralı insan, bilgisi içerisindeki sübjektif unsurlardan kurtulmaya ve objektif bilgi yolunda ilerlemeye başlamıştır.”  ( 60)

“ Beş numaralı insanın bilgisi, bütün ve bölünmez bilgidir. Şimdi onun bölünmez bir Ben’i vardır ve bütün bilgisi bu Ben’e aittir. Bir diğerinin bilmediği bir şeyi bilen bir ben’i olamaz. Bildiğini, bütün varlığı ile bilir. Bilgisi, objektif bilgiye, dört numaralı insanınkinden daha yakındır.”  ( 61)

“ Altı numaralı insanın bilgisi, insan için mümkün olabilen tamam bilgidir; fakat yine de yitirilebilir.”

“ Yedi numaralı insanın bilgisi, kendi bilgisidir ki, bu bilgi ondan uzaklaştırılamaz; Bütün’ün objektif ve tamamen ameli olan bilgisidir.”  ( 62)

“ Varlık için de durum, tam anlamıyla aynıdır. Bir numaralı insanın varlığı, kendi içgüdüleri ve duyumları ile yaşayan varlıktır. İki numaralı insanın varlığı, santimental ve duygusal insanın varlığıdır. Üç numaralı insanın varlığı mantıklı, teorik adamın varlığıdır. Bilginin, niçin varlıktan uzak bulunamayacağı tamamen açıktır. Bir, iki veya üç numaralı insanlar, varlıklarının anlayış durumları dolayısıyla, dört, beş ve daha yüksekteki insanların sahip oldukları bilgiye sahip olamazlar. Onlara ne verirseniz kendilerine göre yorumlarlar; verilen her fikri kendi seviyelerine indirirler.”

“ Bu yedi kategoriye ayırma düzeni insanla ilişkisi olan her şeye uygulanmalıdır. Bir numaralı sanat vardır ki, bu bir numaralı insanın sanatı olup, taklitçi ve kopyacı veya kabaca ilkel ve duyumsal sanattır; vahşilerin dansları ve müziği örnek verilebilir. İki numaralı sanat, duygusal sanattır. Üç numaralı sanat, entelektüel ( akli), icat edilmiş sanattır. Dört ve beş numaralı vs. sanat da olmalıdır.”

“ Tamamen aynı şekilde, bir numaralı insanın dini de mevcuttur; yani ayinlerden, biçimsellikten, kurbanlardan, parlak ve güzel veya tersine kasvetli, zalimce ve vahşice törenlerden oluşan bir dindir. İki numaralı insanın dini, iman, sevgi, tapma, dürtü, şevk ve gayret dinidir ki, bu din kısa zamanda zulüm ve itikatlara karşı çıkanlar ile putperestleri imha dinine dönüşür. Üçüncü insanın dini, mantıki sonuç çıkarmaya, düşünceye ve yorumlara dayanan ispat ve tartışmaların yapıldığı entelektüel, teorik bir dindir. Bir, iki ve üç numaralı dinler, gerçekten bildiğimiz dinlerdir; mevcut ve hepsi bilinen dinlerdir. Ve dünyadaki isimlendirmeler, bu üç kategoriden birine aittir. Dört veya beş numaralı insanların ve ilk dinlerinin ne olduğunu bilmemekteyiz; olduğumuz gibi kaldığımız sürece de bilmemize imkan yoktur.”

“ Geneldeki din yerine Hristiyanlığı ele alırsak yine görürüz ki, bir numaralı bir Hristiyanlık, yani Hıristiyanlık kisvesi altında putperestlik mevcuttur. İki numaralı Hıristiyanlık duygusal bir dindir; bazen çok saf olmakla beraber güçsüz, bazen engizisyona, dinsel savaşlara kadar götüren kan ve dehşet dolu bir din… Protestanlığın çeşitli biçimleri ile örnekleri ortaya çıkan üç numaralı Hristiyanlık, fikirlerin tenkitli tahlillerine, tartışmaya, teorilere vs. dayalı bulunmaktadır. Sonra, bir, iki ve üç numaralı insanların, hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadıkları dört numaralı Hristiyanlık vardır.”

“ Aslında, bir iki ve üç numaralı Hristiyanlık, sadece dışa ait taklitten ibarettir. Ancak, dört numaralı insan, Hristiyan olmaya çalışır ve sadece beş numaralı insan gerçekten Hristiyan olabilir. Zira Hristiyan olmak demek bir Hristiyan varlığı sahibi olmak, yani İsa’nın anlayışları ile uyum içinde yaşamak demektir.”

“ Bir, iki ve üç numaralı insanlar, İsa’nın anlayışları ile uyum içinde yaşayamazlar, çünkü onlarla ilgili her şey kendiliğinden cereyan eder. Bugün bir şey, yarın başka bir şeydir. Bugün ellerindeki son gömleği vermeye razıyken ertesi gün, son gömleğini kendilerine vermeyi reddettiği için insanı parçalamaya hazırdırlar. Her rastlantı eseri olayla bocalarlar. Kendi kendilerinin efendileri değillerdir; bundan dolayı da Hristiyan olmaya karar veremezler ve gerçekten Hristiyan olamazlar.”

“ Bilim, felsefe ve insan yaşamının bütün tezahürleri, faaliyetleri, tamamen aynı şekilde, yedi kategoriye ayrılabilir. Fakat insanların konuştukları mutat dil, böyle ayırımlardan çok uzaktır; insanların birbirlerini anlamalarının bu derece güç oluşunun nedeni de budur.”

“ ‘İnsan’ kelimesinin çeşitli öznel anlamlarını tahlil ederken, bir kelimeye yüklenebilen, alışılagelmiş çağrışımlar tarafından yaratılan anlamların ve anlam nüanslarının, konuşanın kendisi için bile ne kadar çeşitli ve çelişkili, her şeyin üstünde de ne derece gizlenmiş ve fark edilmez halde olduklarını görmüştük.”


D- ŞUUR

Bir defasında G. İle konuşurken sadece belli bir an için değil fakat uzun bir süre için “ Kozmik şuura” ulaşmanın mümkün olduğunu düşünüp düşünmediğini kendisine sordum. “ Kozmik şuur” ifadesini, Tertium Organum adlı kitabımda evvelce sözünü ettiğim anlamda, insan için mümkün olan yüksek şuur anlamında anlıyordum.

“ Neye ‘kozmik şuur’ adını verdiğini bilmiyorum. Bu, kapalı ve belirsiz bir terimdir; herkes istediği bir şeye bu ismi verebilir. Çoğu defa, ‘kozmik şuur’ diye adlandırılan, basitçe fanteziden, duygu merkezinin yoğun çalışması ile bağıntılı, çağrışımsal gündüz düşü görmeden ibarettir. Bazen ‘ekstaz’a yaklaşılır ama daha ziyade, bunlar sadece düşler seviyesindeki sübjektif duygusal deneyimlerdir. Fakat bütün bunlardan ayrı olmak üzere, ‘kozmik şuurdan’ söz etmeden önce, şuurun ne olduğunu genelde tarif etmek gerekmektedir.”

“ Şuuru nasıl tarif edersin?”

“ Şuur, tarifi yapılamaz diye kabul edilir” diye cevap verdim ve devam ettim: “ Ve gerçekten, şuur, içe ait bir nitelik ise, nasıl tarif edilebilir? Bizde mevcut vasıtalarla, başka bir insandaki şuurun varlığını ispat etmek mümkün değildir. Onu ancak kendimizde biliyoruz.”

“ Bütün bunlar saçma” dedi G.. “ Mutat bilimsel safsata. Bundan kurtulmanın zamanı geldi. Söylediklerin arasında sadece biri doğru: Şuurun varlığını ancak kendinde bilebileceğin. Bilebileceğini söylememe dikkatini çekerim; zira ancak o sende mevcut olduğunda bilebilirsin. Ve sende var olmadığı zaman, var olmadığını o anda değil de sonradan bilebilirsin. Şunu söylemek istiyorum ki, tekrar kendini gösterdiğinde uzun bir süre için yok olduğunu görebilir, yok olduğu ve yeniden ortaya çıktığı anı bulabilir ya da hatırlayabilirsin. Şuura daha yakın olduğun ve ondan uzakta bulunduğun anları da tarif edebilirsin. Fakat kendinde şuurun ortaya çıkmasını ve ortadan kaybolmasını müşahede etmekle şimdi ne gördüğün ne de kabul ettiğin bir gerçeği kaçınılmaz biçimde göreceksin. Bu, şuur anlarının çok kısa olduğu ve bu anların makinenin tamamen şuursuz ve mekanik faaliyetine ait uzun zamanlar ile ayrılığıdır. Bu zamanlarda, bu durumun şuurunda olmaksızın düşünebildiğini, hissedebildiğini, hareket edebildiğini,     konuşabildiğini, çalışabildiğini, göreceksin. Ve kendinizdeki şuur anlarını, uzun mekaniklik devrelerini görmeyi öğrenirseniz diğer insanların ne zaman yaptıklarının şuurunda olduklarını, ne zaman olmadıklarını da yanılmadan görürsünüz.”

“ Sizin başlıca hatanız, daima şuur sahibi olduğunuzu ve genelde şuurun ya daima mevcut olduğunu ya da hiç mevcut olmadığını düşünmenizdir. Aslında şuur, devamlı olarak değişen bir özelliktir. Şimdi vardır, az sonra yoktur. Ve şuurun farklı seviye ve dereceleri vardır. Gerek şuuru, gerekse şuurun farklı derecelerini, kendimizde duygu ve tat alma yolu ile algılamalıyız. Bu konuda hiç bir tarif size yardımcı olamaz; ve neyi tarif edeceğinizi bilmediğiniz sürece hiç bir tarif mümkün değildir. Bilim ve felsefe şuuru tarif edemezler, zira onu, var olmadığı yerde tarif etmek istemektedirler. Şuuru, şuur imkanından ayırt etmek gerekmektedir. Bizler sadece şuur imkanına ve onun ender pırıltılarına sahibiz. Bu sebeple şuurun ne olduğunu tarif edemeyiz.”  ( 63)

“ Her ikisinin de farklı şuur halleri içerisinde çalışabildiği gerçeği kavranmadığı sürece, insanın ne psişik ne de fiziksel fonksiyonları anlaşılabilir” dedi.

“ İnsan için mümkün olabilen toplam dört şuur hali vardır. ( İnsan kelimesini basarak söyledi.) Fakat alelade insan, yani bir, iki ve üç numaralı insanlar, şuurun sadece iki en aşağı hali içerisinde yaşarlar. Şuurun iki daha üstün hali, onun için ulaşılması mümkün değildir; o bu hallerin kıvılcımlarını alsa bile bunları anlamaya muktedir olmadığı gibi, bunları, içinde bulunmaya alıştığı hallerin görüş açısından değerlendirir.”

“ Mutat olan iki en aşağı halin ilki uykudur; başka bir ifade ile insanın, hayatının bir üçte birini ve çok sık olarak da yarısını geçirdiği pasif bir haldir. İkincisi, insanların hayatlarının geriye kalan kısımlarını geçirdikleri, sokaklarda yürüdükleri, kitaplar yazdıkları, müteal konulardan bahsettikleri, politikada yer aldıkları, birbirlerini öldürdükleri, aktif olarak kabul ettikleri ve ‘açık şuur’ ya da ‘şuurun uyanıklık hali’ adını verdikleri haldir. ‘Açık şuur’ ya da ‘şuurun uyanıklık hali’ teriminin özellikle, açık şuurun aslında nasıl olması gerektiğini ve insanın içinde yaşadığı, hareket ettiği halin aslında ne olduğunu anladığınızda, espri olarak kullanıldığını sanırsınız.”

“ Üçüncü şuur hali, kendi kendini hatırlama veya sübjektif şuur ya da varlık şuurudur. Bu şuur haline sahip olduğumuz ya da eğer istersek sahip olabileceğimiz düşüncesi, alışılagelmiş bir düşüncedir. Bilimimiz ve felsefemiz, bu şuur haline malik olmadığımız ve sayesinde meydana getiremeyeceğimiz gerçeğini gözden kaçırmıştır.”

“ Dördüncü şuur haline, şuurun objektif ( nesnel) hali adı verilmiştir. Bu hal içerisinde, insan, nesneleri olduğu gibi görebilir. Bu hale ait pırıltılar da insanda kendini gösterir. Bütün ulusların dinlerinde, ‘aydınlanma’ denilen ve diğer çeşitli isimler verilen fakat kelimelerle anlatılamayan bu tür bir şuur halinin varlığına dair işaretler mevcuttur. Ancak objektif şuura giden yegane doğru yol, sübjektif şuurun gelişmesinden geçmektedir. Eğer alelade bir insan, yapay olarak objektif şuur haline sokulacak ve sonra da mutat haline döndürülecek olursa o, hiç bir şey hatırlamayacak ve bir süre için şuurunu yitirdiğini düşünecektir. Fakat sübjektif şuur hali içerisinde, bir kimse objektif ( nesnel) şuura ait pırıltılar alabilir ve bunları hatırlayabilir.”

“ İnsandaki dördüncü şuur hali, tamamen farklı bir varlık halini ifade eder; iç gelişmenin, kendi üzerinde uzun ve güç bir çalışmanın sonucudur.”

“ Fakat üçüncü şuur hali, insanın içinde olduğu hal, doğal hakkını teşkil eder; ve eğer insan buna sahip değilse, bu, onun yaşamındaki yanlış koşullardan ötürüdür. Şimdiki durumda, insandaki üçüncü şuur halinin, ancak çok ender olarak pırıltılar biçiminde kendini gösterdiği, sadece özel eğitimle buna az çok daimilik kazandırılabileceği herhangi bir abartma yapmaksızın söylenebilir.”

“ Çoğu kimse için, hatta eğitim görmüş, düşünen kimseler için sübjektif şuuru kazanmada başlıca engeli, onların, bu hale sahip olduklarını yani sübjektif şuura ve onunla ilgili her şeye, daimi ve değişmeyen Ben anlamında ferdiyete, iradeye, yapma iktidarına sahip olduklarını sanmaları teşkil etmektedir. Eğer bir insana, kanaatince halen sahip olduğu bir şeyi uzun ve güç bir çalışma ile elde edebileceğini söylerseniz, onun ilgi göstermeyeceği aşikardır. Aksine, ya sizi deli olduğunuzu ya da kişisel bir çıkar uğruna kendisini aldatmak istediğinizi düşünecektir.”

“ İki yüksek şuur hali, ‘sübjektif şuur’ ve ‘objektif şuur’, insandaki yüksek merkezlerin çalışması ile ilişkilidir.” ( 64)

“ Sözünü ettiğimiz merkezlere ilaveten, insanda, ‘yüksek duygu merkezi’ ve ‘yüksek düşünce merkezi’ olmak üzere iki merkez daha vardır. Bu merkezler, bizim içimizdedir; tam olarak gelişmişlerdir ve sürekli çalışmaktadırlar; fakat faaliyetleri, bizim mutat şuurumuza ulaşmakta başarısızlığa uğrar. Bunun nedeni, bizim ‘berrak şuur’ adını verdiğimiz şuurun özelliklerinde yatmaktadır.”

“ Şuur halleri arasındaki farkları neler olduğunu anlamak için uykuya, yani ilk şuur haline dönelim. Bu, tamamen öznel bir şuur halidir. İnsan, hatırlasa da hatırlamasa da düşler içine gömülmüştür. Ses, sıcaklık, soğukluk, vücudunun duyumları gibi bazı gerçek izlenimler ona ulaşsa bile onda, sadece fantezi kabilinden sübjektif imajlar uyandırırlar. Sonra, insan uyanır. İlk bakışta tamamen farklı bir şuur halidir. Hareket edebilir, başkalarıyla konuşur, ileriye ait hesaplar yapar, tehlikeyi görüp ondan kaçınabilir vs. Uykudakinden daha iyi bir durumda bulunduğu, mantığa uygundur. Fakat olayların biraz daha derinine inersek, iç dünyasına, düşüncelerine, hareketlerinin nedenlerine göz atarsak, uykudakinin hemen hemen aynı olan bir durum içerisinde bulunduğunu görürüz. Ve hatta daha da kötü bir durumdadır, zira uyku esnasında pasiftir, yani hiç bir şey yapmaya muktedir değildir. Uyanıklık halinde ise devamlı olarak bir şeyler yapabilir ve bütün hareketlerinin sonuçları kendisine ve çevresindekilere yansır. Ve bununla beraber kendini hatırlamaz. O, bir makinedir, onunla ilgili her şey dışardan gelir. Düşüncelerinin akışını durduramaz, tahayyülünü, duygularını, dikkatini kontrol altında bulunduramaz. ‘Seviyorum’, ‘sevmiyorum’, ‘istiyorum’, ‘istemiyorum’ sübjektif ( öznel) dünyasında yaşamaktadır; yani sevdiğini, sevmediğini, istediğini, istemediğini sandığı sübjektif alemde yaşamaktadır. Gerçek alemi görmemektedir. Gerçek alem, tahayyül duvarı ile ondan gizlenmiştir. O, uykuda yaşamaktadır. Uykudadır. ‘Açık ( berrak) şuur’ olarak adlandırılan şey, uykudur; ve yatakta gece uyunan uykudan çok daha tehlikeli bir uykudur.”  ( 65)

“ İnsanlığın yaşamından bir olayı ele alalım. Örneğin savaşı. Şu anda bir savaş sürüp gitmektedir. Bu ne anlama gelir? Birkaç milyon uyuyan insanın diğer birkaç milyon uyuyan insanı yok etmeye çalıştığı anlamına gelir. Eğer uyanmış olsalardı, tabii ki bunu yapmazlardı. Cereyan eden her şey, bu uykudan ötürüdür.”  ( 66)

“ Her iki şuur hali de, uyku da uyanıklık hali de aynı derecede sübjektiftir. Ancak kendi kendini hatırlamaya başlamakla insan gerçekten uyanır. Ve sonra bütün çevredeki hayat, onun için farklı bir veçhe, farklı bir anlam kazanır. Hayatı, uyuyan insanların hayatı olarak, uykudaki bir hayat olarak görür. İnsanlar, bütün söylediklerini, bütün yaptıklarını uykuda söylemekte ve yapmaktadırlar. Bunun hiç bir şekilde bir değeri olamaz. Sadece uyanmanın ve uyanmaya insanı ne götürüyorsa, onun aslında bir değeri vardır.”  ( 67)

“ Burada, kaç defa bana savaşların önlenip önlenemeyeceği soruldu. Tabii ki, önlenebilir. Bunun için sadece insanların uyanmaları gerekir. Bu küçük bir şey olarak gözükmektedir. Ama bu, olabilecek en güç şeydir; zira bu uyku, çevredeki hayatın bütünü tarafından, bütün çevre koşulları tarafından teşvik edilmekte ve beslenmektedir.” ( 68)

“ Bir insan nasıl uyanabilir? İnsan bu uykudan nasıl kaçabilir? Bu sorular insanın karşılaşabileceği en önemli, en hayati sorulardır. Fakat bundan önce, uykunun var olduğuna ikna edilmek gereklidir. Ama, ancak uyanmaya çalışmakla ikna olmak mümkündür. İnsan, kendi kendini hatırlamadığını, belli bir noktaya kadar kendi kendini hatırlamanın uyanmak demek olduğunu anlarsa ve aynı zamanda, tecrübeyle kendi kendini hatırlamanın ne kadar güç olduğunu görürse, basitçe arzu sahibi olmakla uyanamayacağını kavrayacaktır. İnsanın kendi kendine uyanamayacağı daha da kesin bir biçimde ifade edilebilir.”  ( 69)  “ Fakat diyelim ki, yirmi kişi, aralarında, kim ilk uyanırsa diğerlerini uyandıracağına dair bir anlaşma yaparlarsa, bu insanların artık biraz şansları mevcuttur. Ama bu bile yeterli değildir; zira yirmisi birden aynı zamanda uykuya dalıp uyanmakta olduklarını düşleyebilir. Bu nedenle, daha fazlası gereklidir. Uykuda olmayan ya da kendileri kadar kolaylıkla uykuya dalmayan veya mümkün olduğunda, hem kendisine hem de başkalarına zararı dokunmayacağı bir zamanda şuurlu bir biçimde uykuya giren bir kimse tarafından izlenmelidirler. Böyle bir kimseyi bulmalı, kendilerini uyandırması ve yeniden uykuya dalmalarına izin vermemesi için onu kiralamalıdırlar. Bunsuz uyanmak mümkün değildir. Anlaşılması gereken budur.”

“ Bin yıl süreyle düşünmek, kütüphaneler dolusu kitaplar yazmak, milyonlarca teoriler yaratmak mümkündür; ve bütün bunlar, herhangi bir uyanma imkanı olmaksızın uyku içerisinde yer alır. Aksine, uykuda yazılmış ve yaratılmış bu kitaplar, bu teoriler sadece, diğer insanları uykuya sevk edecektir, vs.”
“ Şimdi, dikkatinizi size evvelce işaret ettiğim noktaya çevirin. ‘Kelimenin tam anlamıyla insan’ olarak adlandırdığım tamamen gelişmiş insan, dört şuur haline sahip olmalıdır. Alelade insan, yani bir, iki ve üç numaralı insanlar iki şuur hali içerisinde yaşarlar. Onlar, dördüncü şuur halinin varlığını bilirler ya da en azından bilebilirler. Bütün ‘mistik haller’ vs. yanlış tanımlamalardır, fakat bunlar aldanma veya taklit olmadıkları takdirde objektif şuur hali dediğimiz halin pırıltılarıdır.”

“ Fakat insan, üçüncü şuur halini bilmemekte ve hatta olup olmadığından kuşku bile duymamaktadır. Çünkü üçüncü şuur halinin ne olduğunu ona açıklarsanız, yani neleri ihtiva ettiğini söylerseniz, bu halin kendisinin her zamanki hali olduğunu ifade edecektir. Kendisini, kendi hayatını yöneten şuurlu bir varlık olarak düşünmektedir. Bunu nakzeden gerçekleri, tesadüfi ya da geçici olarak kabul etmekte ve kendiliklerinden değişeceklerini düşünmektedir. Sübjektif şuura, doğal olarak sahip bulunduğunu düşünmekle, insan, pek tabii ki, ona ulaşmaya ya da onu elde etmeye çalışmayacaktır. Ve kaldı ki, sübjektif şuur veya üçüncü hal içinde bulunmadan, ender pırıltıları dışında, dördüncü hale ulaşmak imkansızdır. Ama bilgiyi, insanın ulaşmak için uğrunda mücadele verdiğini iddia ettiği gerçek objektif bilgiyi, ancak şuurun dördüncü halinde elde etmek mümkündür; yani insanın dördüncü şuur haline tamamen sahip olmasına bağlıdır. Mutat şuur hali içerisinde kazanılmış bilgiye düşler karışmıştır. İşte size bir, iki üç numaralı insanların varlıklarını tasvir ettim.”

( 58) Gurdjieff, “1, 2 ve 3 numaralı insanlar mekanik insanlığı oluşturmaktadır” diyor. Bu, derece derece içgüdüsel hayatın hakim olduğu bir devredir… Bireysellik, değişmez ben, irade, şuur daha teşekkül etmemiştir. Dört numaralı insan ise artık dengeye kavuşmaya başlamıştır. Gerektiği zaman duyguları, gerektiği zaman mantali, gerektiği zaman içgüdüleri ya da hareket merkezi çalışıyor. Her biri kendisine düşen vazifeyi gayet ahenkli bir şekilde yapıyor. İçgüdüsüyle halledebileceği şeyi, mantalle halletmiyor. Dört numaralı insanın psişik merkezleri artık dengelenmeye başlamıştır. Üç numaralı insan olmaktan çıkıp, dört numaralı insan olmanın yolu, insanın kendi üzerinde çalışmasından geçer. Yani, nefsini tanımaya başlamalı ve eş koşmalardan kurtulmalıdır.

( 59)  İki numaralı insanın hayat içerisinde kurduğu ilgi alanları, ancak duygusal olarak yanaşabildiği şeyler oluyor. Onda duygusal bir tecrübe varsa, bir sempati kurabiliyorsa, yanaşıyor; yoksa yanaşmıyor.

İnsanlar objektif bilgiye kavuşurlarsa, yani dört numaralı insan durumuna geçerlerse ancak, yeryüzü cennetini kurabilirler.

( 60)  Dört numaralı insan, gerçek ferdiyete ulaşmıştır. Onun artık tek bir veçhesi vardır. Her şeyi bitirmiş, ifna etmiş, terk etmiştir. Yeryüzü koşulları içerisinde insan-ı kamil ( mükemmel insan) Gurdjieff’in dört numaralı insanıdır. Onlar kendi anlayışlarının zıddına faaliyet göstermezler, yani çelişkiye düşmezler. İçgüdüsel hareket yoktur, otomatizma sıfırdır. Kamil insan, kendi zatının hakikatine zıt bir davranışta bulunmaz. Yani kendi kendisinin aynıdır. Hiç bir maske, hiç bir değişik kişilik kullanmaz. Kendisini tamamen tasfiye etmiş, saflaştırmıştır. Onların anlayışlarının dayandığı bilgi, yakin bilgidir. Bir şeyi aynı ile yakalar, yani anında kavrayıverir. Çünkü uyanıktır. Onlarda hakikatin tekliği prensibi teşekkül etmiştir. Hakikat tektir ve her yerdedir.

( 61)  Beş numaralı insan, bildiğini bütün varlığı ile bilir, deniyor. Bunun sufi dilindeki karşılığı “ hakk-el yakin”dir. Newton, “ ilm-el yakin” bir insandır, ilim yoluyla hakikati görmüştür.

Beş numaralı insanın bir tek “ zat”ı olduğu için, onun bilgisi bir tek  “ ben”e aittir. Külli bilgi artık bu Zat’a bağlıdır. Biz teferruat içinde olduğumuz için, bilginin çok olduğunu zannediyoruz. Aslında bilgi çok değildir. Ama planeti tepeden seyreden için hepsi Dünya maddesinin bilgisidir. Mesela biyolojideki canlılar, DNA’nın değişik dizilişleridir; madde farklı atomik yapılardır.

( 62) Bilgi, kutsal kitaplarda sembolik olarak mevcuttur. Bir bilginin 7 anlamı varsa, bu o bilginin 7 tür insana da hitap ettiği anlamına gelir.

( 63) İnsan şuurlu bir varlık değildir. Ancak hayatının belli anlarında flaş gibi parlayıp geçen bazı şeyleri anlayabilmektedir. Zira dış tesirler altında çok fazla kalıyoruz. Kaldı ki insanların idraklenip şuurlanması değil ancak hislerin gelişmesi söz konusudur. Bizden beklenen merhamet, sevgi, dayanışma gibi yönlerimizin gelişmesidir. Ya da hislerin şahsileşmesini, nefsani anlayışı ortadan kaldırmaktan başka yapabileceğimiz pek bir şey yoktur.

( 64)  Bir şeyi olduğu gibi görmek, objektif kalabilmek insan için çok zordur. Zira biz, uzun süre ayık gezemiyoruz; veya gerektiği zaman ayık değiliz. Uyanık olamadığımız için, yani dikkat merkezimiz eşyadan kendimizi ayırma hususunda yeteri kadar çalışmadığı için, hep eş koşma sürecine bağlı olduğumuz için, sürekli olarak duygusal kıskaçlar içinde kaldığımız için; belki o arabulucu kuvvet, şefaat dediğimiz olay ortaya çıkıyor, ama biz onu genellikle sonradan görüyoruz. İçimizde ince bir dikkat hali, yani rikkat veya sezgi varsa, dengeleyici, düzenleyici tesiri iş işten geçtikten sonra görüyoruz.

Önce kendi bünyemizdeki temel eş koşmaları ve bunların adedini yakalayıp, üstlerine gitmeliyiz. İnsanda temel eş koşmaları meydana getiren ve onların hep canlı kalmasını sağlayan iki husus vardır: Bunlar insanın kibri ve bencilliğidir. İnsan, her şeyin kendi etrafında sıralanmasını, kendine göre bir düzene girmesini ister. Temelde bu vardır. Bu küçücük çocukta bile vardır, aklı başına geldiği andan itibaren, çevresindeki ana, baba ve kardeşlerini kendi hal ve harekatına göre düzenlemeye ve de kendine göre hiyerarşi kurmaya çalışır.

Sözünü ettiğimiz kibir ise, basit bir kendini beğenmişlik tarzında değildir. Herkesin kendine göre taptığı putları vardır. Fakat insana düşen, yavaş yavaş nasihatten, bilgiden, tecrübeden yararlanarak, bu putları anlamak, görmektir. Çeşitli kılıklara girse de, o rengi muhakkak tanıyıp, ortaya çıkarmak lazımdır.

( 65)  Yeryüzünde tamamen nefse hakimiyet sağlanacak diye bir şart yoktur. Bazı işlerin görülebilmesi için yeryüzü prensiplerine uygun hareket etmek zorunluluğu vardır. Bilmek ve icapları yerine getirmek ayrı şeylerdir.  “ Sünnete uyunuz” demek, yeryüzü icaplarını yerine getiriniz demektir.

Aslında her kademedeki insanın, her numaradan insanın kendine göre nefsi vardır. Her biri birer safhadır. Ama insan, herhangi bir safhanın hakikatini bilip, “ Hakikatin sonuna geldim” derse, öteye geçemez. O safhanın nefsi kendisinde devam etmektedir ve orada sabitleşip kalır.

( 66)  Uyanık insanın bir vasfı da, aynı zamanda birçok şeyleri hatırlamasıdır. Bu, çağrışıma bağlı olmayan bir hatırlama şeklidir. Oysa mutat insan bir şeyi hatırlamak için konsantre olduğu zaman sadece o şeyi hatırlıyor ve diğer şeyler zihninden kayboluyor. İnsanın bir an içerisinde birçok şeyi hatırlama yeteneği yoktur. En azından bedeni ile ilgili durumları unutuyor. Diyelim ki, araba sürüyorsunuz, dikkatiniz yolda, eliniz direksiyondadır. Hatırınızda olan sadece arabayı iyi bir şekilde sürmektir. O sırada başka şeyleri hatırlayamazsınız. Hatırlamaya     başladığınız zaman, otomatik olarak sürmeye başlarsınız. İnsanın hafıza ve dikkat mekanizmasına olan hakimiyeti bu derecede eksiktir.

( 67)  İnsanların bütün davranışlarında şuurlu olmaları gerekmez. Burada mühim olan, insanın şahsi gayesinin ne olduğunu bilmesi ve ona uygun davranmasıdır. Yani kapalı kutuda gizli olan bilginin, açılıp şuurlu hale getirilmesi gerekir; uyanıklık budur.

( 68)  İnsanda yok etmek, öldürmek arzusu vardır. Yani nefsaniyeti vardır. Bir şeyi kendisine mal etmek, kendinin olmak vb. gibi durumları vardır. Bütün bunların paralelinde ve karşıt olan tesirler de vardır. Yani ister düşük vibrasyonlu olsun, ister yüksek vibrasyonlu olsun, bütün tesirler aynı zamanda mevcuttur. Siz kendi durumunuza göre, nefsinizin ihtiyaçları nispetinde bu tesirlerin, bu enerjilerin hakimiyeti altına girersiniz. O, o anda ağır basar; çünkü sizin istediğiniz de odur. Sizin istediğiniz, öfkelenmek yoluyla bir şeyi kırmaktır. Ama bunun için tahrike ihtiyacınız vardır. O tesir zaten var, derhal sizi sarıyor. Seviyenizi düşürdüğünüz anda, öbürü çıkıp, diğeri giriyor. Bir boşalma oluyor ve o güç sizi sarıyor. O gücün otomatizması altında siz öfkeleneceksiniz, bütün vücudunuzun her şeyi ona bağlanacak; hatta psişeyi tahrik edecek, şuuraltında birikmiş bazı hususları, birtakım komplekslerinizi faaliyete geçirecek. Böylece hem fizik bakımından, hem de psişik bakımdan bir gerginlik başlıyor. Kan dolaşımı hızlanıyor, kaslar geriliyor vb. Aynı durum psişik yapıda da meydana geliyor.

Yani bu iş sadece fizik olarak gerçekleşmez. Sadece fizik olarak bunu yapabilenler, bu işin ustalarıdır. Onlar işin içine kesinlikle şahsiyeti, kötülüğü sokmaz; beden hakimiyetinin bir tatbikatı olmak üzere çalışılır, ama nefsi hiç bir şey yoktur. Örneğin, işin içine nefsini sokmayan bir karateciyi yenmek imkansızdır. En ufak bir korku, en ufak bir tereddüt, nefsin işin içine girmesi demektir. Hemen başka derecedeki bir enerji skalasına bağlanıyor. Yüksek durumda olan, alçak durumda olanı kapsar. “ Soma”ya hakim olan psişedir.

İnsan, mutluluk karşısındaki tepkisi ile, ıstırap karşısındaki tepkisi birbirini dengelediği zaman, aynı şekilde hareket edildiği zaman, denge meydana gelmiş demektir. Bu dengeyi kurmak lazım. Bunu bize öğretmek için dışarıdan mütemadiyen tesir yağıyor. Ve biz, hep bocalayıp duruyoruz. Bu yüzden insan muktedir değildir, çünkü henüz bu safhadayız. O halde neye güveneceğiz? Gerek vicdanımızın yolunda başarılı olabilmek için, gerekse nefsaniyetimize karşı muzaffer olabilmek için neye güveneceğiz? Uyanmaktan başka çare yok. Birtakım şeyleri fark etmeye, olup duran olayları kavramaya, anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yoktur. Ama biz olayları ancak geçtikten sonra takdir edebiliyoruz. Çoğu kez o bile olmuyor. Yapabilme gücü yavaş yavaş gelişmekte olan insanlar, “ Ben bu şekilde hareket edersem, arkasından şu çıkar” demeye başlıyor. Yani “ aklı evvel” tabir edilen, önceden mütalaa eden bir durum meydana geliyor. Sadece aksiyon değil, olup biten olaylar da tefrik edilmeye başlanıyor. Dış hadiselerle kendisi arasındaki ilişkiyi kuruyor. Ancak bunlar insana yapabilmek gücünü kazandırıyor. Bu geliştikçe bedenden tutun da, psişeye kadar hakimiyet sağlanıyor.

( 69)  İnsan dış yardım olmadan uyanamaz, ama dış yardım konusunda çok dikkatli olmak lazımdır. Dış yardımı önce aklınızla kabullenmeniz gerekir. Size yardım etmek isteyen insanın yaptıkları makul düzeyde değilse, icaplara uymuyorsa, ondan size hayır gelmez. Ve ayrıca vicdanınız devreye girmelidir. Yani makul bir vicdanla ilerlemek mümkündür.

Herkes dış yardım yapmaya muktedir değildir. En doğrusu, kendi vicdanınızın ve aklınızın size çizmiş olduğu yolu, aydınlık bir şekilde görmek ve bu yolda yürümektir. Hedefi tespit edip, gözden kaçırmamak ve ona ulaşmak için kuvvet harcamak gerekir.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana