D-YARADILIŞ IŞINI
“ Bağlantıları Mutlak ile olan alemler zinciri yani bütün alemler, bütün güneşler, bizim Güneşimiz, gezegenler, Arz ve Ay, kendimizi içerisinde bulduğumuz ‘Yaradılış Işınını’ oluştururlar. Yaradılış Işını, terimin en geniş anlamıyla, bizim için alemdir. Doğaldır ki, Mutlak, her biri yeni ve ayrı bir Yaradılış Işını başlatan birçok, belki de sonsuz sayıda farklı alemler meydana getirdiğinden Yaradılış Işını, terimin tam anlamıyla ‘alemi’ içermemektedir. Dahası bu alemlerden her biri, ışının daha da dağılmasını temsil eden birçok alemi ihtiva eder. Biz, yine de bu alemlerden birini, kendi Samanyolumuz’u seçiyoruz; Samanyolu birçok güneşten oluşmuştur fakat bunlar arasından bize en yakın olan, birinci derecede ona bağlı bulunduğumuz, içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz ve varlığımızı sürdürdüğümüz bir tek güneşi ele alıyoruz. Diğer güneşlerden her biri, ışının yeni bir dağılımı anlamına gelir; fakat biz bu ışınları, kendi ışığımızı yani içinde bulunduğumuz ışını incelediğimiz gibi aynı şekilde inceleyemeyiz.
Ayrıca Güneş Sistemi içerisinde gezegenler alemi, Güneş’in bizzat kendisinden bize daha yakındır; ve gezegenler alemi içerisinde, hepsinin bize en yakını, üzerinde yaşadığımız Arz’dır. Diğer gezegenleri, Arz’ı incelediğimiz gibi incelememize gerek yoktur; hepsini bir arada ele almamız yani Arz’dan oldukça daha küçük miyasta ele almamız bizim için yeterlidir.”
“ Her bir alemdeki kuvvet sayısı bir, üç, altı, on iki vs. söz konusu alemin tabi olduğu kanun sayısını gösterir.”
“ Bir alemde ne kadar az kanun mevcutsa o, Mutlak’ın iradesine o kadar yakın demektir; bir alemde ne kadar çok kanun varsa, o derecede büyük mekaniklik var demektir, Mutlak’ın iradesinden o kadar uzak demektir. Biz, kırk sekiz kanuna tabi olan bir alemde yani Mutlak’ın iradesinden çok uzakta, evrenin çok uzak ve karanlık bir köşesinde yaşamaktayız.”
“ Bu şekilde, Yaradılış Işını, alemde yerimizi tayinde ve anlamamızda yardımcı olur. Fakat gördüğünüz gibi henüz tesirlerle ilgili sorunlara değinmedik. Çeşitli alemlerin tesirleri arasındaki farkı anlamamız için özellikle üç kanununu veya oktavlar kanununu anlamalıyız.”
“ Üç boyutlu evreni ele alalım ve alemi, terimlerin en basit ve sade anlamlarıyla madde ve kuvvet alemi olarak düşünelim. Bilim için yabancı olan yüksek boyutları, yani madde teorilerini, uzayı, zamanı ve de aleme ait diğer bilgi kategorilerini ilerde tartışacağız. Şimdiki halde, evreni Mutlak’tan Ay’a kadar olan ‘Yaradılış Işını’nın’ şematik şekliyle temsil etmemiz gerekmektedir.
“ İlk bakışta, ‘Yaradılış Işını’, evrenin çok basit bir planı olarak gözükmektedir; fakat aslında, iyi bir şekilde incelenirse, bu basit planın yardımıyla, aleme ait, birbirine zıt, pek çok, çeşitli dinsel ve bilimsel olduğu gibi felsefi görüşler arasında uyum sağlamanın, onları tek bir bütün haline getirmenin mümkün olduğu açıklığa kavuşur. ‘Yaradılış Işını’ fikri kadim öğretiye aittir; bizce bilinen, evrene ait birçok tecrübesiz geosantrik sistem, aslında ya ‘Yaradılış Işını’ fikrinin yetersizce sergilenmesi ya da yüzeysel anlamalardan ötürü bu fikrin çarpıtılmış biçimleridir.”

Şekil: 18
“ ‘Yaradılış Işını’ ve bu ışının Mutlaktan gelişmesi fikri, bazı modern fakat bilimsel olmayan görüşler ile çelişkiye düşer. Örneğin, Güneş, Arz ve Ay safhasını ele alalım; mutat anlayışa göre, Ay, bir zamanlar Arz gibi olan soğuk ve ölü bir semavi cisimdir; yani iç ısısı mevcuttu ve daha da önceki bir devrede Güneş gibi erimiş bir kütleydi. Mutat görüşlere göre, Arz da bir zamanlar Güneş gibiydi ve o da tedricen soğumaktadır; er veya geç, Ay gibi soğuk bir kütle haline gelecektir. Çoğunlukla, Güneş’in de soğumakta olduğu ve zamanı gelince onun da aynen Arz gibi ve daha sonra da Ay gibi olacağı tasavvur edilmektedir.”
“ Doğaldır ki, öncelikle, bu görüşün, terimin tam anlamıyla ‘bilimsel’ olamayacağı işaret edilmelidir; zira bilimde yani astronomi ve daha ziyade astrofizikte, bu konu üzerinde, hiç biri ciddi bir temel sahibi olmayan pek çok farklı ve çelişkili hipotez ve teori vardır. Fakat söz konusu bu görüş en yaygın olanı ve içinde yaşadığımız dünyadaki son zamanların vasat insanının benimsediği görüştür.”
“ Yaradılış Işını ve bu Yaradılış Işını’nın Mutlak’tan geliştiği fikri, günümüzün bu genel görüşlerine karşıdır.”
“ Bu fikre göre Ay, henüz doğmamış bir gezegendir; tabir caizse doğmakta olan bir gezegendir. Tedricen ısınmaktadır ve zamanı gelince ( Yaradılış Işını’nın uygun bir şekilde gelişmesi halinde) o da arz gibi olacak ve yine o da kendisine ait bir uydu sahibi olacaktır ( yani yeni bir Ay). Yaradılış Işını’na yeni halka eklenmiş olacaktır. Arz da soğumamakta aksine ısınmaktadır; zamanı gelince o da Güneş gibi olabilir. Böyle bir olayı, örneğin, kendi uyduları için bir güneş olan Jüpiter’in sisteminde müşahede etmekteyiz.”
“ 1 numaralı alemden 96 numaralı aleme kadar Yaradılış Işını hakkında daha önce bütün söylenenleri toparlarsak, alemlerin gösterildiği rakamların, kuvvetlerin sayısını ya da söz konusu alemleri yöneten kanunların düzenlerini belirttiğini bunlara ilave etmemiz gerekir. Mutlak’ta sadece bir kuvvet ve bir kanun vardır: Mutlak’ın tek ve bağımsız iradesi. Bir sonraki alemde üç kuvvet veya üç kanun düzeni vardır. Daha sonraki alemde ise 6 kanun düzeni, bir sonrakinde 12 kanun düzeni vs. mevcuttur. Bizim alemimizde yani Arz’da, tabi bulunduğumuz ve bütün hayatımızı yöneten kırk sekiz kanun düzeni faaliyet göstermektedir. Eğer Ay’da yaşasaydık doksan altı kanun düzenine tabi olacak yani yaşamımız ve hareketimiz daha da mekanik olacak, şimdi sahip olduğumuz mekaniklikten kaçış imkanlarına malik olamayacaktık.”
“ Daha önce ifade edildiği gibi, Mutlak’ın iradesi, sadece, kendisi tarafından kendi içinde yaratılan hemen sonraki alemde tezahür eder; yani 3 numaralı alemde; Mutlak’ın hazır iradesi, 6 numaralı aleme ulaşmaz ve orada ancak mekanik kanunlar olarak tezahür eder. 12, 24, 48 ve 96 numaralı alemlerde Mutlak’ın iradesinin kendini tezahür ettirmesi imkanı giderek daha ve daha da azalır. Bu, Mutlak’ın 3 numaralı alemde sonradan mekanik olarak gelişen evrenin bütün diğer kısmının genel bir planını yarattığı anlamına gelir. Mutlak’ın iradesi, bu plandan ayrı olarak sonraki alemlerde kendini tezahür ettiremez; bu plana uygun olarak kendini tezahür ettirirken de mekanik kanunlar haline gelir; yani eğer Mutlak, kendi iradesini, örneğin bizim alemimizde, buradaki mekanik kanunlara aykırı olarak tezahür ettirmek isterse, kendisiyle bizim alemimiz arasındaki bütün ara alemleri ortadan kaldırması gerekir.”
“ Kanunların, onları yapan bir irade tarafından ihlal edilmesi anlamındaki bir mucize fikri, sadece sağduyuya değil, fakat irade kavramının doğrudan kendisine de aykırı düşer. Bir mucize, ancak insanlarca bilinmeyen veya nadiren bilinen kanunların bir tezahürü olabilir. Mucize, başka bir aleme ait kanunların bu alemdeki tezahürüdür.” ( 158)
“ Yeryüzünde, bizler, Mutlak’ın iradesinden çok uzakta bulunmaktayız; O’ndan kırk sekiz mekanik kanun düzeni ile ayrılmış durumdayız. Eğer bu kanunların yarısından kendimizi kurtarabilirsek, kendimizi, sadece yirmi dört kanun düzenine tabi olmuş halde buluruz; yani gezegenler aleminin kanunlarına... Bu şekilde de Mutlak’a ve O’nun iradesine bir merhale daha yaklaşmış oluruz. Eğer bu kanunların da yarısından kendimizi kurtarabilirsek bu halde Güneş’in kanunlarına ( on iki kanun) tabi oluruz ki, böylece sonuçta Mutlak’a bir merhale daha da yaklaşmışız demektir. Eğer, yine bu kanunların da yarısından kendimizi kurtarabilirsek yıldızlar aleminin kanunlarına tabi oluruz ve Mutlak’ın yakın iradesinden sadece bir merhale ile ayrı kalırız.”
“ Ve insan için, mekanik kanunlardan kendini tedricen kurtarma imkanı mevcuttur.”
“ İnsanın tabi olduğu kırk sekiz kanun düzeninin incelenmesi, astronominin incelenmesi gibi somut bir inceleme olamaz; bu kanunlar, ancak insanın kendisinde bunları müşahede etmesi ile kendisini bunlardan kurtarması sayesinde incelenebilir. Başlangıçta, insan, başkaları ve kendisi tarafından yaratılan, önemsiz ve fakat sıkıcı olan binlerce kanuna tamamen ve gereksizce tabi bulunduğunu sade bir biçimde anlamalıdır. Bunlardan kurtulmaya gayret ettiğinde bunu yapamadığını görecektir. Özgürlük kazanmak için göstereceği uzun süreli ve sebatkarca gayretler, onu, kendisinin tutsak olduğu hususunda ikna edecektir. İnsanın tabi bulunduğu kanunlar, ancak onlarla savaşmak suretiyle, onlardan kurtulmaya çalışmakla incelenebilirler. Fakat insanın kendisi için birinin yerine bir başkasını yaratmaksızın bir kanundan kurtulması büyük miktardaki bilgi sayesinde mümkün olur.”
“ Kanunların düzenleri ve biçimleri, Yaradılış Işını’nı ele aldığımız görüş noktasına göre değişirler.”
“ Sistemimizde, Yaradılış Işını’nın sonu, tabir caizse, dalın büyüyen sonu, Ay’dır. Büyümenin sağlanması için
gerekli enerji yani Ay’ın gelişmesi ve yeni sürgünlerin oluşması için gerekli enerji, Güneş’in ve güneş Sistemi’nin diğer bütün gezegenleri ile Arz’ın müşterek hareketleri sayesinde meydana gelen enerji Arz’dan Ay’a gider. Bu enerji, Arz’ın yüzeyinde bulunan büyük bir akümülatörde toplanır ve muhafaza edilir. Söz konusu akümülatör, Arz’daki organik hayattır. Arz’daki organik hayat, Ay’ı besler. Arz’da yaşayan her şey, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, Ay için besin oluştururlar. Ay, Arz üzerinde yaşayan ve büyüyen her şeyle beslenen büyük bir canlı varlıktır. Ay, Arz üzerinde organik hayat bulunmaksızın var olamadığı gibi Arz’daki organik hayat da Ay olmaksızın var olamaz. Dahası, organik hayat açısından Ay, büyük bir elektromıknatıstır. Eğer bu elektromıknatısın faaliyeti aniden durdurulursa, organik hayat mahvolur.”
“ Ay’ın büyüme ve ısınma süreci, Arz’daki yaşam ve ölümle bağıntılıdır. Yaşayan her şey, ölüm ile, onu canlı tutan belli bir miktar enerjiyi serbest bırakır; bu enerji veya yaşayan her şeyin, bitkilerin, hayvanların ve insanların ‘ruhları’ büyük bir elektromıknatıs tarafından çekiliyorlarmış gibi Ay tarafından çekilirler; böylece de ona büyümesinin yani yaradılış Işını’nın büyümesinin bağımlı bulunduğu ısıyı ve canlılığı getirirler. Evrenin ekonomisi içerisinde hiç bir şey, kaybolmaz; bir planda görevini bitiren belli bir enerji, başka bir plana gider.”
“ Ay’a giden, belki bir miktar şuur ve hatıra sahibi olan ruhlar, kendilerini, orada doksan altı kanunun etkisi altında, mineral yaşamın koşullarında veya farklı bir biçimde ifade etmek gerekirse, ölçülemeyecek kadar uzun gezegensel devreler içerisinde cereyan eden genel bir tekamülden başka kaçış yollarının bulunmadığı koşullarda bulurlar. Ay, ‘uçtadır’; alemin sonundadır. Hristiyan doktrinindeki ‘ağlayış ve diş gıcırtısının bulunduğu’ ‘dış karanlık’ odur.”
“ Ay’ın yaşayan her şey üzerideki etkisi, Arz’da cereyan eden her olayda kendini gösterir. Ay, Arz üzerindeki organik hayatta meydana gelen bütün her şeyin başlıca, veya daha ziyade en yakın ve hazır itici, muharrik kuvvetidir. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin bütün hareketleri, faaliyetleri ve tezahürleri Ay’a bağımlıdır ve Ay tarafından kontrol edilir. Arz küresini kaplayan, hassas ve ince olan organik hayat tabakası, onun canlılığını sömüren bu büyük elektromıknatısın etkisine tamamen bağımlıdır. Diğer canlı varlıklar gibi insan da yaşamın mutat koşulları içerisinde kendini Ay’dan koparıp serbest kılamaz. Bütün hareketleri ve sonuç olarak bütün faaliyetleri Ay tarafından kontrol edilmektedir. Bir başka insanı öldürürse bunu Ay yapmış demektir; eğer kendisini başkalarına adarsa bunu da Ay yapmış demektir. Bütün kötü işler, bütün suçlar, bütün kendi kendini feda etme hareketleri, bütün kahramanlık istismarları ve de gündelik hayata ait bütün davranışlar, Ay tarafından kontrol edilmektedir.” ( 159)
“ Zihinsel güçlerin ve yeteneklerin gelişimi ile doğan kurtuluş, Ay’dan kurtuluştur. Yaşamımızın mekanik kısmı, Ay’a bağımlıdır, Ay’a tabidir. Eğer kendimizde şuuru ve iradeyi geliştirirsek ve mekanik hayatımızı, bütün mekanik tezahürlerimizi bunlara tabi kılarsak Ay’ın etkilerinden kurtuluruz.”
“ Fakat ‘maddilik’ kavramı, diğer her şey gibi izafidir. ‘İnsan’ kavramını ve ona dair her şeyin, iyiliğin, kötülüğün, gerçeğin, yalanın farklı kategorilere ayrıldığını ( bir, iki numaralı ve ilh. insanlar) hatırlarsak ‘alem’ kavramının ve aleme ait her şeyin de farklı kategorilere ayrıldığını anlamamız kolaylaşır. Yaradılış Işını, alemde yedi safha meydana getirir, biri diğerinin içinde yedi alem... Aleme ait her şey de, bir kategori diğerinin içinde olmak üzere yedi kategoriye ayrılmıştır. Mutlak’ın maddiliği, ‘bütün alemler’inkinden farklı bir düzene ait maddiliktir. Bütün alemlerin maddiliği, bütün güneşlerinkinden farklı bir düzene ait maddiliktir. Bütün güneşlerin maddiliği, bizim Güneşimiz’inkinden farklı bir düzene ait maddiliktir. ‘Bütün gezegenlerin’ maddiliği, Arzımız’ınkinden farklı bir düzene ait maddiliktir; ve Arz’ın maddiliği, Ay’ın maddiliğinden farklı bir düzene aittir. Başlangıçta bu fikri kavramak güçtür. İnsanlar, maddenin her yerde aynı olduğunu düşünmeye alışmışlardır. Fiziğin, astrofiziğin, kimyanın bütünü, spektroanaliz gibi metotlar vs. bu düşünce üzerine kurulmuşlardır. Ve maddenin aynı olduğu doğrudur ama maddilik farklıdır. Ve farklı maddilik dereceleri, doğrudan belli bir noktada tezahür eden enerjinin niteliklerine ve özelliklerine bağımlıdır.” ( 160)
“ Cisim veya maddenin muhakkak surette kuvvetin veya enerjinin varlığına önceden gereksinimi vardır. Bu, alemin ikili bir kavramının gerekli olduğu anlamına gelmez. Madde ve kuvvet kavramları, diğer şeyler kadar izafidirler. Her şeyin bir olduğu Mutlak’ta madde ile kuvvet de birdir. Fakat bu bağlantı içerisinde madde ve kuvvet, kendi içinde aleme ait gerçek prensipler olarak değil fakat tarafımızdan müşahede edilen olaylar aleminin özellik ve nitelikleri olarak ele alınmıştır. Evreni incelemeye başlarken duyu organlarımız vasıtasıyla yakın müşahede ile elde ettiğimiz gibi madde ve enerji hakkında basit bir fikir edinmek yeterlidir. ‘Sabit’ olan, madde olarak ele alınır; ‘sabit’ olan veya madde halindeki ‘değişmelere’, kuvvet ya da enerjinin tezahürleri denir. Bütün bu değişmeler, merkezde yani Mutlak’ta başlayan ve Yaradılış Işını’nın sonunda hepsi bütünüyle duruncaya kadar her yönde ilerleyen, birbiriyle kesişen, çarpışan, karışıp birleşen titreşimlerin ya da dalgalı hareketlerin sonuçları olarak kabul edilebilir.”
“ O halde, bu görüş açısından alem, titreşimlerden ve maddeden ya da titreşim halindeki, yani titreşen maddeden ibarettir. Titreşim oranı, maddenin yoğunluğu ile ters orantılıdır.”
“ Mutlak’ta titreşimlerin son derece hızlı ve madde asgari derecede yoğundur. Bir sonraki alemde, titreşimler daha yavaş ve madde daha yoğundur; ve giderek madde daha da yoğunluk kazanır ve titreşimler buna uygun olarak daha yavaşlar.”
“ Madde’nin atomlardan oluştuğu kabul edilebilir. Bu bağlantı içerisinde, atomlar, maddenin son bölünmesinin sonucu olarak ele alınır. Maddenin her düzeninde, atomlar, belli küçük parçacıklardır. Yalnız Mutlak’ın atomları gerçekten bölünemezler; daha sonraki safhanın atomu, yani üç numaralı alemin atomu, Mutlak’ın üç atomundan oluşmuştur. Başka bir ifadeyle üç defa daha büyük, üç defa daha ağır ve buna uygun olarak da hareketleri daha yavaştır. 6 numaralı alemin atomu, Mutlak’ın, birbirleriyle karışıp birleşmiş ve bir atom oluşturan bir biçimde daha yavaştır. Daha sonraki alemin atomu, on iki esas parçacıktan, müteakip alemlerinki yirmi dört, kırk sekiz ve doksan altı esas parçacıktan oluşmuşlardır. 96 numaralı alemin atomu, 1 numaralı alemin atomu ile kıyas edildiğinde, çok büyük bir hacime sahiptir; hareketleri buna uygun olarak daha yavaştır ve böyle atomlardan oluşmuş madde, uygun bir içimde daha yoğundur.” ( 161)
Yaradılış Işını’nın yedi alemi maddiliğin yedi düzenini temsil etmektedir. Ay’ın maddiliği Arz’ın maddiliğinden farklıdır. Arz’ın maddiliği gezegenler aleminin maddiliğinden farklıdır; gezegenler aleminin maddiliği, Güneş’in maddiliğinden farklıdır vs.”
“ Bu şekilde maddeye ait bir kavram yerine elimizde yedi çeşit madde vardır; fakat bizim mutat maddecilik kavramımız ancak güçlükle 96 ve 48 numaralı alemlerin maddiliğini kavrayabilir. 24 numaralı alemin maddesi, fizik ve kimyamızın bilimsel görüşü açısından madde olarak kabul edebilmek için çok az bir yoğunluğa sahiptir; bu madde pratik olarak farazidir. 12 numaralı alemin daha da ince olan maddesi, mutat araştırma açısından hiç bir maddi özellik taşımaz.”

Şekil: 19
“ Evrenin çeşitli düzenlerine ait olan bütün bu maddeler, katlara ayrılmış olmayıp birbirlerine karışmış veya daha ziyade birbirlerinin içine nüfuz etmiş durumdadırlar. Farklı yoğunluklardaki maddelerin benzer şekilde birbirine nüfuz etmesi hakkında şöyle fikir sahibi olabiliriz: Bir maddeye, bizce bilinen farklı yoğunluklara sahip başka bir madde nüfuz edebilir. Bir odun parçası, su ile doymuş olabilir; su ise gazla dolu olabilir. Bütün evrende, farklı madde çeşitleri arasında tamamen aynı ilişki müşahede edilebilir: İnce maddeler daha kaba maddelerin içine nüfuz ederler.”
“ Bizce kavranabilen, maddilik özellikleri olan madde, yoğunluğuna göre, bizce birkaç durumda kendini gösterir: Katı, sıvı, gaz. Maddenin daha ileri derecedeki durumları şöyledir: Işın yayan enerji yani elektrik, ışık, manyetizm vs. Fakat her safhada, yani maddiliğin her düzeninde, belli bir maddenin çeşitli durumlarına ait aynı ilişkiler ve bölünmelerle karşılaşmak mümkündür; ama önceden ifade edildiği gibi yüksek bir safhanın maddesi, aşağı safhalar açısından hiç bir şekilde madde değildir.” ( 162)
“ Bizi çevreleyen, saran alemin bütün maddesine, yediğimiz besin, içtiğimiz su, soluduğumuz havaya, evlerimizin inşaatında kullandığımız taşlara, kendi bedenlerimize, her şeye evrende mevcut bütün maddeler tarafından nüfuz edilmiştir. Güneş aleminin maddesini keşfetmek üzere Güneş’i incelemeye ve araştırmaya gerek yoktur, bu madde bizde mevcuttur ve atomlarımızın bölünmelerinin sonucudur. Aynı şekilde, bizde diğer bütün alemlerin maddesi vardır. İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir ‘minyatür evrendir’; onda evreni oluşturan bütün maddeler mevcuttur; aynı kuvvetler, evrenin hayatını yöneten aynı kanunlar onda faaliyet gösterir; bundan dolayı insanı incelerken bütün alemi inceleyebiliriz; alemi incelerken insanı inceleyebildiğimiz gibi...” ( 163)
“ Yaradılış Işını olarak bize ulaşan büyük kozmik oktavda, oktavlar kanununun ilk tamam örneğini görebiliriz. Yaradılış Işını Mutlak ile başlar. Mutlak, Bütündür. Tam birlik, tam irade, tam şuur sahibi olan Bütün, alçalan alem oktavına, bu yolda başlayarak, kendi içinde alemler yaratır. Mutlak, bu oktavın do’sudur. Mutlak’ın kendi içinde yarattığı alemler, si’dir. Bu halde, do ve si arasındaki ‘enterval’, Mutlak’ın iradesi ile doludur. Yaratma süreci, asıl dürtünün ve bir ‘ilave şokun’ kuvveti, ileri doğru gelişir. Si, bizim için yıldız alemi, Samanyolu olan la’ya geçer. La, sol’a geçer ki, sol, Güneşimiz, Güneş Sistemi’dir. Sol, fa’ya geçer ki, fa gezegenler alemidir. Ve burada, bir bütün olarak gezegenler alemi ile Arzımız arasında bir ‘aralık’ mevcuttur. Bu, Arz’a çeşitli tesirler taşıyan gezegensel radyasyonların ona varmaya muktedir olamadıkları ya da, daha doğusu, bu radyasyonların, alınmadıkları, Arz’ın onları yansıttığı anlamına gelir. Yaradılış Işını’nın bu noktasındaki ‘aralığı’ doldurmak için, gezegenlerden gelen tesirleri almak ve nakletmek üzere özel bir cihaz yaratılmıştır. Bu cihaz, Arz üzerindeki organik hayattır. Organik hayat Arz’a gönderilen bütün tesirleri, ona nakleder ve kozmik oktavda mi olan Az’ın, sonra da diğer bir do tarafından izlenen –ki bu do hiçliktir- Ay’ın ya da re’nin ileri gelişim ve büyümelerini mümkün kılar. Bütün ve hiçlik arasında, Yaratma Işını yer alır.”
Müteakip toplantıda, G., kısmen evvelce söylemiş olduklarını tekrarlayarak kısmen de bunlara ilaveler yaparak ve geliştirerek yine Yaradılış Işını’ndan söz etti.
“ Yaradılış Işını, belli bir anda tamam olan diğer her süreç gibi bir oktav olarak kabul edilebilir. Bu ışın, do’nun si’ye, si’nin la’ya ve ilh. dönüştüğü alçalan bir oktavdır.”
“ Mutlak veya Bütün ( alem 1) do, bütün alemler ( alem 3) si, bütün güneşler ( alem 6) la, bizim güneşimiz ( alem 12) sol, bütün gezegenler ( alem 24) fa, Arz ( alem 48) mi, Ay ( alem 96) re, olacaktır. Yaradılış Işını, Mutlak ile başlar. Mutlak, Bütündür, do’dur.”
“ Yaratma Işını Ay’da son bulur. Ay’ın ötesinde hiç bir şey yoktur. O da, yani hiç bir şey de Mutlaktır; do dur.”
Şekil: 20

Şekil: 21
“ Herhangi bir oktavın her notası, şimdiki durumda kozmik oktavın her notası, kendinden çıkan diğer yan bir oktavın do’sunu temsil edebilir. Veya herhangi bir oktavın herhangi bir notasının, aynı zamanda, kendi içinden geçen herhangi bir başka oktavın herhangi bir notası olabileceğini söylemek daha da doğru olabilir.”
“ Şimdiki örnekte sol, do gibi ses vermeye başlar. Bu yeni oktav, gezegenler seviyesine inerek si’ye gelir; daha da aşağı inerek bizim bildiğimiz biçimdeki, Arz üzerinde var olan organik hayatı yaratan ve oluşturan üç notayı, la, sol, fa’yı meydana getirir; bu oktavın mi’si kozmik oktavın mi’si ile, yani Arz ile birleşir; re ise kozmik oktavın re’si ile yani Ay ile birleşir.”
Bu yan oktavda pek çok büyük anlamın yattığını derhal hissettik. Öncelikle, şemada üç nota ile temsil edilen organik hayatın, birisi gezegenler seviyesinde, öteki ise Güneş seviyesinde iki yüksek notası bulunduğunu ve de onun ( organik hayatın) Güneş’te başladığını gösteriyordu. Bu sonuncusu, en önemli noktaydı çünkü bir kere daha, G.’nin sistemindeki diğer birçok husus gibi, mutat olan, hayatın, tabir caizse, aşağıdan kaynaklandığı, modern fikrini tekzip ediyordu. Onun açıklamalarında, hayat yukarıdan gelmişti.
Sonra, yan oktavın mi ve re notaları hakkında pek çok konuşmalar oldu. Doğaldır ki, re’nin ne olduğunu tanımlayamadık. Fakat Ay için besin fikrine açıklıkla bağlanabiliyordu. Organik hayatın ayrılıp dağılmasından doğan bir ürün Ay’a gidiyordu; bu re olmalıydı. Mi’den, tamamen farklı bir biçimde söz etmek mümkündü. Organik hayat, hiç şüphesiz Arz’da kayboluyordu. Organik hayatın, Arz’ın yüzeyi üzerindeki oluşumda oynadığı rol, şüphe götürmezdi. Mercan adalarının, kireç taşı dağlarının gelişimi, kömür yataklarının oluşması ve petrolün birikmesi mevcuttu; bitkilerin etkisi altında toprağın değişikliğe uğraması, göllerde bitkilerin yetişmesi, “ solucanlar sayesinde zengin ekilebilir arazilerin oluşması”, bataklıkların kurutulması ve ormanların tahribi ile iklimin değişmesi gibi bildiğimiz ya da bilmediğimiz pek çok şey cereyan etmekteydi.
Ayrıca buna ilaveten, yan oktav, incelediğimiz sistemde, her şeyin ne kadar kolaylıkla ve doğru olarak sınıflandırıldığını gayet açık gösteriyordu. Normal dışı olan, beklenmeyen ve tesadüfi olan her şey ortadan kaybolmuş; evrenin, devasa ve tam anlamıyla düşünülmüş bir planı kendini göstermeye başlamıştı.
Bir konuşmasında G., evrenin şemasını, tamamen yeni bir şekilde çizmeye başladı.
“ Şimdiye kadar alemleri yaratan kuvvetlerden söz ettik.” dedi. “ Mutlak’tan başlayan yaratma sürecinden bahsettik. Şimdi ise halen yaratılmış ve mevcut olan alemlerde cereyan eden süreçlerden ( vetirelerden) söz edeceğiz. Fakat şunu hatırlayınız: Gezegensel skalada büyüme öylesine yavaş cereyan eder ki, bizim zamanımız dahilinde bunu izlersek, gezegensel koşullar, bizce daimi olarak kabul edilebilmekle beraber yaradılış süreci hiç durmaz.”
“ Bundan böyle ‘Yaratma Işını’nı evren yaratıldıktan sonraki haliyle ele alalım.”
“ Mutlak’ın kendisi tarafından yaratılan ya da O nun kendi içinde yarattığı alem veya alemler üzerindeki müessiriyeti devamlılık arz eder. Bu alemlerden her birinin aşağı alemler üzerindeki aksiyonu da tamamen aynı şekilde devam eder. Galaksinin ‘bütün güneşleri’ bizim Güneşimiz’i etkiler. ‘Bütün gezegenler’ ‘Arzımızı’, Arz ise Ay’ı etkiler. Bu tesirler, yıldızlara ait ve gezegenler arası alandan geçen radyasyonlar vasıtasıyla nakledilirler.”
“ Bu radyasyonları incelemek üzere ‘Yaradılış Işını’nı kısaltılmış şekliyle ele alalım: Mutlak-Güneş-Arz-Ay; veya başka ifadeye başvurarak ‘Yaradılış Işını’nı, radyasyonların üç oktavı şeklinde düşünelim: Mutlak ile Güneş arasında birinci oktav, Güneş ile Arz arasında ikinci oktav, Arz ile Ay arasında üçüncü oktav; evrenin bu dört temel noktası arasından radyasyonların geçişini inceleyelim.”
“ Dört nokta arasında üç radyasyon oktavı halinde ele alınan bu evrendeki yerimizi bulmamız ve fonksiyonlarımızı anlamamız gerekir.”
“ Birinci oktavda mutlak, do ve si olmak üzere iki notayı, bunlar arasındaki ‘aralık’ ile birlikte ihtiva edecektir.

Şekil: 22
“ Sonra la, sol, fa notaları gelir: Yani

Şekil: 23
“ Daha sonra bir ‘aralık’ ve bizce bilinmeyen fakat muhakkak surette var olan ve bu entervali dolduran ‘şok’, sonra ise mi ve re gelir.”
“ Yaradılış Işını’nı ya da kozmik oktavı incelerken ‘aralıkların’ bu oktavın gelişmesi esnasında ortaya çıkması gerektiğini görürüz: birincisi, do ile si, yani alem 1 ile alem 3 arasında, Mutlak ile ‘bütün alemler’ arasındadır. İkincisi, fa ile mi, yani alem 24 ile alem 48 arasında, ‘bütün gezegenler’ ile arz arasındadır. Birinci ‘aralık’ Mutlak’ın iradesi tarafından doldurulmuştur. Mutlak’ın iradesinin tezahürlerinden birisi, kesinlikle, bu ‘aralığı’, aktif ve pasif kuvvetler arasındaki ‘aralığı’ dolduran etkisiz kılıcı kuvvetin şuurlu bir tezahürü vasıtasıyla doldurmayı içermektedir. İkinci ‘aralıkta’, durum daha karmaşıktır. Gezegenler ile arz arasında eksik olan bir şey vardır. Gezegensel tesirler, Arz’a, art arda ve tamamen ( bütünüyle) geçemezler. Bir ‘ilave şok’ gerekmektedir; kuvvetin doğru ve uygun geçişini sağlamak için bazı yeni koşulların yaratılması gerekmektedir.”
“ Kuvvetlerin geçişini sağlayan koşullar, gezegenler ve Arz arasında özel mekanik bir mekanizmanın düzenlenmesi ile yaratılmaktadır. Bu özel mekanik mekanizma, bu ‘kuvvetlerin nakil istasyonu’ Arz üzerindeki organik hayattır. Arz üzerindeki organik hayat, gezegenler ile Arz arasındaki ‘aralığı’ doldurmak için yaratılmıştır.”
“ Organik hayat, tabir caizse, Arz’ın algılama organıdır. Organik hayat, bütün Arz küresini kaplayan ve aksi varit olduğu takdirde Arz’a ulaşması mümkün olmayan, gezegensel alandan gelen tesirleri kabul edici bir duyarlı tabakaya benzer bir şey oluşturmaktadır. Bitki, hayvan ve de insan alemleri, bu açıdan Arz için eşit derecede önemlidirler. Sadece otlarla kaplı bir arazi, belirli bir türdeki gezegensel tesirleri alır ve Arz’a nakleder. Üzerinde insan topluluğu bulunan aynı arazi ise başka tesirleri alacak ve nakledecektir. Avrupa nüfusu, bir türdeki gezegensel tesirleri alır ve Arz’a nakleder. Afrika nüfusu ise başka bir türdeki gezegensel tesirleri alır, vs.”
“ İnsan kitlelerinin hayatlarında yer alan bütün büyük olaylar, gezegensel tesirler tarafından meydana getirilirler. Bu olaylar, gezegensel tesirleri almanın sonuçlarıdır. İnsan toplumu, gezegensel tesirleri kabul etmede ileri derecede duyarlı bir kütledir. Ve gezegensel sahalardaki herhangi tesadüfi küçük gerilim, artmış bir güçle insan faaliyetinin şu ya da bu alanına yıllar boyu yansıyabilir. Gezegensel alanda, tesadüfi ve son derece geçici olan bazı şeyler olur. Bunlar, derhal insan kitleleri tarafından alınır ve insanlar, herhangi bir kardeşlik, eşitlik, sevgi ya da adalet nazariyesi ile hareketlerini haklı göstererek birbirlerinden nefret etmeye ve birbirlerini öldürmeye başlarlar.”
“ Organik hayat, Arz’ın algılama organı olup aynı zamanda da bir radyasyon organıdır. Organik hayat yardımıyla, Arz sathının belli bir alanı işgal eden her bir bölümü, her an, Güneş, gezegenler ve Arz istikametinde, belli türde ışınlar gönderir. Bununla bağlantılı olarak Güneş bir türde, gezegenler başka türde, Ay ise yine başka bir türde radyasyonlara ihtiyaç göstermektedir. Arz üzerinde cereyan eden her olay, böyle radyasyonlar meydana getirmektedir. Ve sık olarak birçok olay, sadece, Arz’ın sathı üzerindeki belli bir yerden belli türdeki radyasyonlara ihtiyaç duyulduğu için cereyan etmektedir.”
G. bunları söyleyerek dikkatimizi, özellikle zamandaki uyumsuzluğa yani gezegensel alemdeki ve insan hayatındaki olayların sürelerinin birbirlerine uymayışına çekti. Bu nokta üzerinde ısrarla duruşundaki anlam, ancak sonradan benim için açıklığa kavuştu.
Aynı zamanda, söz konusu ince organik hayat tabakasında ne cereyan ederse etsin, bu tabakanın Arz’ın, Güneş’in, gezegenlerin ve Ay’ın çıkarlarına daima hizmet etmekte olduğu gerçeğini sürekli olarak vurguluyordu; gereksiz ve bağımsız bir olay onda cereyan edemezdi zira o belirli bir amaç için yaratılmıştı ve ancak ikincil bir durumda idi.
Ve bir defasında, bu konu üzerinde dururken, içindeki bağlantılardan biri “ Arz üzerindeki organik hayat” olan oktavın yapısına ait bir şema çizdi.
“ Yaradılış Işını’ndaki bu ilave ya da yan oktav, Güneş’te başlar”. dedi.
“ Kozmik oktavın sol’ü olan Güneş, belli, belli bir anda do sesi vermeye başlar; sol-do.”

Şekil: 24
“ Radyasyonlar Güneş’e ulaşırlar. Güneş’in kendisinde iki nota mevcuttur; do, bir ‘aralık’ ve si; sonra Arz’a doğru ilerleyen radyasyonlar, yani la, sol, fa gelir.”

Şekil: 25

Şekil: 26
“ Sonra bir ‘aralık’ ve onu dolduran organik hayat ‘şoku’, daha sonra ise mi ve re gelir. Arz: Do, bir ‘aralık’, si; ve sonra la, sol, fa gelir ki, bunlar Ay’a doğru ilerleyen radyasyonlardır; daha sonra yine bir ‘aralık’, bizce bilinmeyen bir ‘şok’, sonra mi, re ve Ay olan do vardır.”
“ Şimdi evreni gözümüzde onlar açısından canlandırdığımız bu üç radyasyon oktavı, alemin farklı safhalarına ait kuvvetlerin ve maddelerin bizim hayatımız ile olan ilişkilerini açıklamamızı sağlayacaktır.”
“ Bu üç oktavda altı ‘aralık’ mevcut olduğu halde, aslında sadece üç tanesinin dışarıdan tamamlamaya ihtiyaç duyduğu müşahede edilmelidir. Do ve si arasındaki birinci ‘aralık’, Mutlak’ın iradesi tarafından doldurulmuştur. Do ve si arasındaki ikinci ‘aralık’, Güneş’i kütlesinin, kendi içinden geçen radyasyonlar üzerine yaptığı etki tarafından doldurulmuştur. Ve do-si arası üçüncü ‘aralık’ ise, Arz kütlesinin, kendi içinden geçen radyasyonlar üzerinde meydana getirdiği etki tarafından doldurulmuştur. Sadece fa ve mi arasındaki ‘aralıkların’, ‘ilave şoklar’ tarafından doldurulması gerekmektedir. Bu ‘ilave şoklar’, ya belirli bir noktadan geçen başka oktavlar veya yüksekteki noktalardan başlayan paralel oktavlar tarafından meydana getirilebilir. Mutlak ile Güneş arasındaki birinci oktavda mevcut mi ve fa arası ‘şokun’ tabiatı hakkında hiç bir şey bilmemekteyiz. Fakat Güneş-Arz oktavındaki ‘şok’, Arz üzerindeki organik hayattır; yani Güneş’te başlayan oktavın üç notası olan la, sol, fa’dır. Arz-Ay oktavındaki mi ve fa arası ‘şokun’ tabiatı da bizce bilinmemektedir.”
“ Bu, Kant’ın fenomenler ve noumenonlar fikriyle ilişkilidir,” dedim. “ Ama yine de bütün mesele budur. Dünya, üç boyutlu bir beden olarak ‘fenomenlerdir’ ve altı boyutlu bir beden olarak da ‘noumenonlardır’.
“ Tamamen doğru.” dedi G., “ Sadece buraya skala fikrini de ilave et. Eğer Kant, görüşlerine skala fikrini de dahil etmiş olsaydı, yazdığı pek çok şey, oldukça değerli olurdu. Bu, yoksun kaldığı yegane şeydi.” G.’yi dinlerken Kant’ın bu açıklamaya çok şaşıracağını düşündüm. Ama skala fikri bana çok yakındı. Başlangıç noktası olarak skala fikriyle, bildiğimizi sandığımız birçok şeyde yeni ve beklenmeyen birçok şeyi bulmanın mümkün olduğunu fark ettim.
Aşağı yukarı bundan bir yıl sonra, zaman meselesi ile ilişkili olarak kozmoslar fikrini geliştirirken, daha sonra söz edeceğim farklı kozmoslardaki zaman tablolarını elde ettim.
Bir defasında evren içindeki her şeyin muntazam bir bağlantı içinde olduğundan bahsederken, G., “ yeryüzündeki organik hayat” konusu üzerinde durdu.
“ Mutat bilgiye göre,” dedi, “ organik hayat mekanik sisteminin bütünlüğünü bozan bir tür tesadüfi katkıdır. Mutat bilgi organik hayatı herhangi bir şeyle irtibatlamaz ve onun mevcudiyeti gerçeğinden herhangi bir sonuç çıkarmaz. Ama siz artık tabiatta tesadüfi ve gereksiz herhangi bir şey olmadığını biliyorsunuz. Bu mümkün değildir; her şeyin kesin bir fonksiyonu vardır; her şey kesin bir amaca hizmet eder. Bu bakımdan organik hayat, alemler zinciri içinde zorunlu bir bağlantıdır. Organik hayat olmadan alemler mevcut olamayacağı gibi, alemler olmadan da organik hayat mevcut olamaz. Daha önce söylendiği gibi organik hayat, çeşitli türde gezegensel etkileri yeryüzüne iletir ve Ay’ın beslenmesine hizmet ederek onun büyümesini ve güçlenmesini sağlar. fakat yeryüzü de büyümektedir; ebatları anlamında değil, fakat daha büyük şuurluluk, daha geniş alıcılık anlamında yeryüzü de gelişmektedir. Bir dönem içindeki mevcudiyeti için yeterli olan gezegensel etkiler yetersiz hale gelir ve daha ince tesirleri almak ihtiyacını duyar. Daha ince tesirleri almak için, daha ince ve hassas bir alıcı cihaz gereklidir. Bu yüzden organik hayat, gezegenlerin ve Yeryüzü’nün ihtiyaçlarına kendini uydurabilmesi için tekamül etmek mecburiyetindedir. Benzer şekilde Ay da bir zaman dilimi içinde belli kalitedeki organik hayat tarafından kendisine verilen yiyeceklerle tatmin edilebilir, ama daha sonra onun bu yiyecekle tatmin edilemediği zaman gelir; büyüyemez ve acıkmaya başlar. organik hayat bu açlığı tatmin edebilmelidir, aksi takdirde fonksiyonunu yerine getiremez ve amacına ulaşamaz. Bu ise, organik hayatın amacına ulaşması için tekamül etmesi; gezegenlerin, Yeryüzü’nün ve Ay’ın ihtiyaçları seviyesinde bulunması gerektiği anlamına gelir.”
“ Mutlak’tan Ay’a kadar aldığımız Yaradılış Işını’nın ( İlahi Kudret’in), bir ağacın büyümekte olan bir dalına benzediğini hatırlamalıyız. Bu dalın yeni filizler veren ucu Ay’dır. Eğer Ay büyümez, yeni filizler vermez ve yeni filizler verme vaadinde bulunmazsa, bu, tüm Yaradılış Işını’nın büyümesinin duracağı veya büyümesi için başka bir yol bulması gerektiği, bir çeşit yan dal vereceği anlamına gelir. Bununla beraber daha önce söylenenlerden, Ay’ın büyümesinin Yeryüzü’ndeki organik hayata bağlı olduğunu görmekteyiz. Bunun ardından, Yaradılış Işını’nın büyümesinin Yeryüzü’ndeki organik hayata bağlı olduğu gelir. Eğer organik hayat kaybolursa veya ölürse tüm dal derhal kurur. Her halükarda organik hayatın ötesine uzanan dalın o kısmının tümü derhal kurur. Eğer organik hayatın gelişmesi, tekamül etmesi durdurulursa ve kendisinden talep edilenleri karşılayamazsa, sadece daha yavaş olmak üzere, aynı durumun vuku bulması icap eder. Dal kuruyabilir. Bu hatırlanmalıdır. Büyük bir ağacın her bir dalına ayrı ayrı nasıl gelişme ve büyüme imkanı verilmişse, Yaradılış Işını’na veya diyelim ki onun Yeryüzü-Ay kısmına da tamamen aynı gelişme ve büyüme imkanı verilmiştir. Fakat bu büyümenin başarılması hiç de garanti edilmemiştir, bu onun kendi dokularının uyumlu ve doğru faaliyetine bağlıdır. Bir dokunun gelişmesi durursa, bütün diğerlerininki de durur. Denebilir ki, Yaradılış Işını’nın veya onun Yeryüzü-Ay kısmının her şeyi aynı şekilde Yeryüzü’ndeki organik hayata dayanır. Yeryüzü’ndeki organik hayat, içinde ayrı ayrı kısımların birbirine bağlı olduğu karmaşık bir fenomendir. Genel büyüme, sadece ‘dalın ucunun’ büyüme şartıyla mümkündür. Daha açık söylemek gerekirse, organik hayatta tekamül etmekte olan dokular vardır ve ayrıca tekamül etmekte olanlar için yiyecek ve aracılık hizmeti gören dokular vardır. Öyleyse, tekamül eden dokuların içinde tekamül etmekte olan hücreler olduğu gibi, gelişmekte olan için yiyecek ve aracılık görevi yapan hücreler vardır. Tekamül etmekte olan her hücre içinde de tekamül eden kısımlar ve tekamül edenler için yiyecek ve aracılık hizmeti gören kısımlar vardır. Ama daima ve her şeyde tekamülün asla garanti edilmediği, sadece mümkün olduğu, herhangi bir anda ve yerde durabileceği hatırlanmalıdır.”
“ Organik hayatın tekamül eden bölümü insanlıktır.” İnsanlık da kendi tekamül eden kısmına sahiptir, ama bundan daha sonra söz edeceğiz; şimdilik insanlığı bir bütün olarak ele alacağız. Şayet insanlık tekamül etmezse, bu, organik hayatın tekamülünün duracağı ve bunun Yaradılış Işını’nın büyümesinin durmasına sebep olacağı anlamına gelir. Aynı zamanda, eğer insanlığın tekamülü durursa, yaratılma amacı bakımından yararsız olur ve böylece de yok edilebilir. Bu bakımdan yararsız olur ve böylece de yok edilebilir. Bu bakımdan tekamülün durması, insanlığın mahvı anlamına gelmektedir.” ( 164)
“ Hangi gezegensel tekamül dönemi içinde bulunduğumuzu, Ay’ın ve Yeryüzü’nün kendilerine tekabül eden organik hayatın tekamülünü beklemeye zamanı olup olmadığını söyleyebilecek ipuçlarına sahip değiliz. Fakat hiç şüphesiz bilge insanlar, bu konu hakkında tam bir malümata sahip olabilirler, yani Yeryüzü’nün, Ay’ın ve insanlığın mümkün tekamüllerinin hangi kademesinde bulunduklarını bilebilirler. Biz bunu bilemeyiz, ancak imkanların sayısının asla sonsuz olmadığını hatırda tutmalıyız.” ( 165)
“ Aynı zamanda, insanlık yaşamını tarihsel olarak incelediğimizde, bunun bir çember içinde hareket ettiğini kabul etmek zorunda kalırız. Herhangi bir asır içinde her şeyi yok ederken, bir başka asırda yaratmış ve geçen yüzlerce yıl içinde mekanik olan sahalardaki gelişme, belki kendisi için çok daha önemli olan diğer bir çok şeyi kaybetme pahasına ilerlemiştir. Genel olarak söylemek gerekirse, insanlığın bir duraklama ardında düşüşe ve dejenerasyona giden bir yol mevcuttur. Bir duraklama, bir sürecin dengelendiği anlamına gelir. Herhangi bir niteliğin ortaya çıkması, derhal ona zıt bir başka niteliği canlandırır. Bir sahada bilginin büyümesi, bir başka sahada cehaletin büyümesini tevlit eder; bir yandaki incelik, diğer yandaki kabalığı uyandırır; bir bağlantıdan kurtuluş bir diğerindeki esarete yol açar; bazı hurafelerin kayboluşu, diğerlerinin ortaya çıkmasına ve büyümesine meydan verir ve bu böylece sürer gider.”
“ Şimdi, oktavlar kanununu hatırlayacak olursak göreceğiz ki, belli bir yoldaki dengeli sürecin ilerlemesi, arzu edilen herhangi bir anda değiştirilemez. Bu, sadece belli ‘yan yollarda’ değiştirilebilir ve yeni bir yol kurulabilir. Bu ‘ara yollar’ arasında hiç bir şey yapılamaz. Aynı zamanda eğer bir süreç bu ‘yan yolları’ geçerse ve hiç bir şey vuku bulmazsa, hiç bir şey yapılamaz. Süreç devam ederek mekanik yasalara göre ilerler ve bu sürece iştirak eden kişiler her şeyin kaçınılmaz olarak yok olacağını önceden görseler bile, onlar da herhangi bir şey yapmaya muktedir olamazlar. Sadece, biraz önce ‘yan yollar’ adını verdiğim belirli anlarda, yani mi-fa ve si-do dediğimiz ‘entervallerde’ bir şeylerin yapılabileceğini tekrar ediyorum.”
“ Hiç şüphesiz, insan yaşamının kendi görüşlerine göre olması gereken yolda ilerlemediğini ileri süren birçok insan mevcuttur. Bu kimseler kendi kanaatlerine göre insanlığın tüm yaşamını değiştirebilecek çeşitli teoriler icat eder. Biri bir teori icat eder. Bir başkası derhal ona aykırı bir teori icat eder. Her ikisi de herkesin kendi teorilerine inanmalarını bekler. Gerçekten birçok insan birine ya da diğerine inanır. Hayat doğal olarak kendi yönünde ilerler, fakat insanlar kendilerinin ya da diğer insanların teorilerine inanmaktan vazgeçmezler ve bir şeyler yapmanın mümkün olduğuna inanırlar. Bu teorilerin hepsi kesinlikle hayal ürünüdür, zira en önemli şeyi, yani alem süreci içinde insanlığın ve organik hayatın rol oynadığı alt düzeni hesaba katmazlar. Düşünsel teoriler insanı her şeyin merkezine oturturlar; Güneş, Yıldızlar, Ay, Yeryüzü, her şey insan için mevcuttur. İnsanın izafi ölçülerini, hiçliğini, fani oluşunu ve diğer hususları bile unuturlar. İnsanın, arzu ederse tüm yaşamını değiştirebileceğini, yani yaşamını rasyonel prensipler üzerine kurabileceğini iddia ederler. Böylece, durmadan, daha sonra kendi karşıtının canlanmasına sebep olan yeni teoriler ve aralarındaki mücadele, hiç şüphesiz ki, insanlığı bu gün içinde bulunduğu halde tutan kuvvetlerden birini teşkil eder. Bundan başka, genel esenlik ve eşitlik adına ortaya konan bütün bu teoriler gerçekleşmeyeceğinden başka, gerçekleştikleri takdirde mahvedici olacaklardır. Doğadaki her şeyin kendi hedefi ve amacı vardır; bunların ikisi de insanların eşitsizliği ve ıstırabı üzerinedir. Eşitsizliğin yok edilmesi ve ikinci olarak, ‘şok’un yani durumu değiştirebilecek yegane kuvvetin yok edilmesi anlamına gelir. Ve bütün bunlar düşünsel teorilere aittir.”
“ İnsanlığın tümü için mümkün olabilecek tekamül süreci, tamamen, birey olarak insan için mümkün olabilecek tekamül sürecine eş değerdir. Bu süreç hep aynı şekilde başlar, yani belli bir grup hücre tedricen şuurlanır; sonra diğer hücreleri kendisine cezbeder ve tabi kılar; bütün organizmayı, yemek ve uyumak gibi faaliyetlere ilaveten, kendi amaçlarına da hizmet ettirir. Bu tekamüldür ve başka türlü tekamül olamaz. İnsanlığın tekamülünde de, birey olarak insanda olduğu gibi, her şey şuurlu bir nüvenin oluşumu ile başlar. Hayatın bütün mekanik kuvvetleri insanlıktaki bu şuurlu nüvenin oluşumuna karşı savaşırlar; tıpkı bütün mekanik alışkanlıkların, zevklerin ve zayıflıkların insandaki şuurlu kendi kendini hatırlamaya karşı savaşmaları gibi.”
“ İnsanlığın tekamülüne karşı şuurlu bir kuvvetin mevcut olduğu söylenebilir mi?” diye sordum.
“ Belli bir bakış açısından söylenebilir.” dedi G. Bunu bilhassa kaydediyorum, zira daha önce söylediği, alemde birbirleriyle mücadele eden sadece ‘şuurluluk’ ve ‘mekaniklik’ gibi iki kuvvetin olduğu fikriyle çeliştiği gözüküyordu.
“ Bu kuvvet nereden gelebilir?” diye sordum.
“ Bunu açıklamak uzun zaman alır,” dedi G, “ ve şu anda bunun bizim için pratik bir önemi olamaz. Evolüsyon ( tekamül) ve envolüsyon ( ters tekamül ya da geçici gerileme) olmak üzere iki süreç vardır.” ( 166) “ Bu ikisi arasındaki fark şudur: Tekamülsel olmayan bir süreç, Mutlak’ta şuurlu olarak başlar, fakat daha sonraki adımda mekanik olur ve gelişirken daha da mekanik olur. Tekamülsel bir süreç ise, yarı şuurlu olarak başlar, fakat gelişirken daha şuurlu olur. Ancak tekamülsel olmayan süreç içerisindeki belli anlarda, tekamülsel sürece muhalif olan şuur ve şuurluluk gözükebilir. Bu şuurluluk nereden gelmektedir? Hiç şüphesiz tekamülsel süreçten. Tekamülsel süreç kesintiye uğramadan ilerlemelidir. Herhangi bir duruş, ana süreçten bir ayrılmaya sebep olur. Gelişmeleri durmuş olan böyle ayrı şuur kısımları da birleşebilirler ve belli bir zaman için belli derecede tekamülsel sürece karşı mücadele ederek yaşayabilirler. Bununla beraber, bu, tekamülsel süreci sadece daha ilginç kılar. Mekanik kuvvetlere karşı mücadele edecek yerde, belli anlarda, hiç şüphesiz tekamülsel süreci yönlendiren kuvvetlerle kıyası mümkün olmamakla beraber, oldukça güçlü olan kasti muhalefet kuvvetlerine karşı bir mücadele olabilir. Bu muhalif kuvvetler bazen galip bile olabilirler. Bunun sebebi, tekamülü yönlendiren kuvvetlerin daha sınırlı araç seçimine sahip olmasıdır; diğer bir tabirle, bu kuvvetler sadece belli araç ve yöntemleri kullanabilirler. Muhalif kuvvetler, kendi araçlarının seçiminde sınırlı değildirler ve her aracı kullanabilirler, hatta bunlar sadece geçici bir başarı kazansalar ve en sonunda söz konusu noktada hem evolüsyonu, hem de envolüsyonu yok etseler bile...”
“ Fakat söylemiş olduğum gibi, bu meselenin bizim için pratik bir önemi yoktur. Bizim için önemli olan, tekamülün başlamasının ve ilerlemesinin işaretlerini saptamaktır. İnsanlık ve insan arasındaki tam kıyası hatırlayacak olursak, insanlığın tekamül ediyor şeklinde gözönüne alınıp alınamayacağını saptamak zor olmaz.” ( 167)
“ Örneğin, hayatın bir grup şuurlu insan tarafından yönetildiğini söyleyebilir miyiz? Onlar neredeler? Kimlerdir? Oysa durumun tamamen tersine olduğunu görmekteyiz: Yaşam en az şuurlu, en derin uyuyan kimselerce yönetilmektedir.”
“ Hayatta en iyi, en kuvvetli ve en cesur elemanların üstünlüğünü müşahede ettiğimizi söyleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz söyleyemeyiz. Tam tersine her türlü kabalığın ve ahmaklığın üstünlüğünü görmekteyiz.
“ Hayatta birliğe doğru, birleştirmeye doğru bir iştiyak müşahede edebildiğimizi söyleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz hayır. Sadece yeni bölünmeler, yeni düşmanlıklar, yeni anlaşmazlıklar görmekteyiz.”
“ Bu bakımdan, insanlığın şu andaki durumunda tekamülün ilerlediğini gösteren hiç bir şey yoktur. Tam tersine, insanlığı insanla mukayese ettiğimiz zaman, açıkça, öz pahasına şahsiyetin büyümesini, yani doğal, gerçek ve kendisine ait olanın pahasına; suni, gerçek olmayan ve kendisine yabancı olanın büyümesini görmekteyiz.”
“ Buna paralel olarak otomatizmanın büyüdüğünü müşahede etmekteyiz.” ( 169)
“ Çağdaş kültürün otomatlara ihtiyacı vardır. Şüphe yok ki, insanlar kazandıkları bağımsızlık alışkanlıklarını kaybediyorlar ve otomatlara, makine parçalarına dönüyorlar. Bütün bunların sonunun nerede olduğunu ve
çıkış yolunun nerede bulunduğunu ya da bir son ve çıkış yolu olup olmadığını söylemek imkansızdır. Sadece bir tek şey kesindir: İnsanın esareti büyümekte ve artmaktadır. İnsan, gönüllü bir köle olmaktadır. Onun artık zincirlere ihtiyacı yoktur. Köleliğinden dolayı duyduğu zevk ve gurur büyümeye başlamıştır. Bu ise, insanın başına gelebilecek en korkunç şeydir.”
“ Size şimdiye kadar söylediklerimi insanlığın tümü için söyledim. Fakat daha önce işaret ettiğim gibi, insanlığın tekamülü sadece belli bir grubun tekamülüyle ilerleyebilir. Ve bu grup, insanlığın geri kalanını etkiler ve yürütür.” ( 170)
“ Böyle bir grubun mevcut olduğunu söyleyebilir miyiz? Bazı işaretlere dayanarak belki, ama her halükarda onun gayet küçük, insanlığın geri kalan kısmını yönlerdirmede tamamen yetersiz bir grup olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Duruma başka bir açıdan bakılacak olursa, bu haldeki bir insanlığın şuurlu bir grubun rehberliğini kabul edemeyeceğini söyleyebiliriz.”
“ Bu şuurlu grupta kaç kişi olabilir? diye sordu biri.
“ Bunu sadece kendileri bilir.” dedi G.
“ Bu, onların birbirlerini tanıdıkları anlamına mı gelir? diye sordu aynı şahıs.
“ Başka türlü nasıl olabilir?” dedi G. “ Uyuyan birçok insan içinde uyanık olan iki ya da üç kişi tahayyül edin. Onlar hiç şüphesiz birbirlerini tanırlar. Ama uyuyanlar onları tanıyamaz. Kaç kişidir onlar? Bilmiyoruz ve onlar gibi oluncaya kadar da bilemeyeceğiz. Daha önce açıkça söylendiği gibi, her insan sadece kendi varlık seviyesinde anlayabilir. Ama eğer mevcutsa ve gerekli görürlerse, iki yüz şuurlu insan yeryüzündeki tüm yaşamı değiştirebilir. Fakat ya yeterli sayıda değiller, ya bunu yapmak istemiyorlar, ya henüz zamanı gelmemiştir, ya da belki diğer insanlar çok derin uyumaktadırlar.”
Tekamül
Bir toplantıda, birisi sormuştu:
“ Tekamül ne şekilde anlaşılmalıdır?”
“ İnsanın tekamülü,” diye söze başlayarak G. devam etti.“ kendisinde mevcut bulunan, hiç bir zaman kendiliklerinden yani mekanik olarak gelişmeyen, güç ve imkanların gelişmesi tarzında ele alınabilir. Ancak bu çeşit bir gelişme, bu tür bir büyüme insanın gerçek tekamülünü belirler. Her ne olursa olsun, başka çeşit bir tekamül yoktur ve olamaz da...” ( 171)
“ Önümüzde, gelişimin şimdiki halinde bulunan insanoğlu vardır. Doğa onu bu hali ile yaratmıştır ve görebildiğimiz kadarı ile o, büyük kitleler halinde böyle aynı kalacaktır. Muhtemelen doğanın ihtiyaçlarını bozacak değişmeler, sadece ayrı ayrı bireylerde meydana gelebilir.” ( 172)
“ İnsanın tekamül kanununu anlamak için; belli bir noktanın ötesinde, bu tekamülün hiç de gerekli olmadığını, yani doğanın kendi gelişimi içerisinde, belirli bir zamanda, bu tekamülün onun açısından gerekli olmadığını kavramak lazımdır. Daha kesin konuşmak gerekirse; insanlığın tekamülü, gezegenlerin tekamülü ile uyumludur; ama gezegenlerin tekamülü, bizim için sonsuz derecede uzun zaman devrelerinde cereyan etmektedir. İnsan düşüncesinin kavrayabileceği zaman süresince gezegenlerin hayatında hiç öze ait değişmeler meydana gelemez ve sonuç olarak insanlığın hayatında da öze ait değişmeler vaki olamaz.” ( 173)
“ İnsanlık ne terakki ne de tekamül eder. Bize terakki veya tekamül gibi gözüken şey, zıt bir yöndeki uygun bir değişim ile derhal denkleştirilebilen kısmi bir değişimdir.”
“ İnsanlık, organik hayatın öteki kısmı gibi, Arz’ın ihtiyaç ve maksatlarına hizmet etmek üzere Arz’da bulunmaktadır. Ve şimdi de Arz’ın ihtiyaçlarına, tamamen olması gerektiği gibi hizmet etmektedir.” ( 174)
“ Sadece modern Avrupai düşünce tarzı gibi teorik ve gerçekten çok uzak bir düşünce tarzı, insanın tekamülünü, onu saran doğadan ayrı olarak veya doğayı fethetme şeklinde kavrayabilir, kabul edebilir. Böyle bir şey, tamamen imkansızdır. Yaşarken de, ölürken de, tekamül ederken de, yozlaşırken de insan, eşit derecede doğanın gayelerine hizmet eder; veya daha doğrusu, doğa eşit derecede yararlanır; ama belki de hem tekamülün hem de yozlaşmanın ürünlerinden farklı amaçlar için yararlanır. Ve aynı zamanda, insanlık bütünüyle doğadan kaçamaz zira doğaya karşı olan mücadelesinde bile, insan, onun maksatları ile uyuşum içerisinde hareket eder. Büyük insan kitlelerinin tekamülü doğanın amaçlarına aykırı düşmektedir. Ancak belli bir ufak yüzdenin tekamülü, doğanın amaçlarına uygun olabilir. İnsan, kendi içinde tekamül imkanı taşır. Ama bir bütün olarak insanlığın tekamülü, yani tüm insanlardaki veya çoğunluğundaki veya onların büyük sayılarındaki bu imkanların gelişmesi, Arz’ın veya genelde gezegenler aleminin amaçları itibarıyla gerekli değildir; ve aslında belki de zararlı veya tehlikelidir. Bu nedenle, büyük insan kütlelerinin tekamülüne karşı koyan özel kuvvetler ( gezegensel nitelikli) vardır ki, bunlar onların tekamülünü gereken seviyede tutarlar.”
“ Örneğin, belli bir noktanın ötesinde, daha doğrusu, belli bir yüzdeyi aştığı takdirde, insanlığın tekamülü, Ay için zararlı olur. Şimdiki halde, Ay, organik hayat ve insanlık üzerinden beslenmektedir. İnsanlık, organik hayatın bir parçasıdır; bu, insanlığın Ay için bir besin maddesi olduğu anlamına gelir. Eğer bütün insanlar fazlasıyla zeki olurlarsa Ay tarafından yenmeyi arzulamayacaklardır.”
“ Fakat aynı zamanda tekamül imkanları mevcuttur; bu imkanlar ayrı ayrı bireylerde, uygun bilgi ve yöntemlerle geliştirilebilirler.” ( 175) “ Böyle bir gelişme, ancak insanın kendi çıkarları arasında, tabir caizse, gezegenler aleminin çıkar ve güçlerine karşı olmak üzere yer alır. İnsan şunu anlamalıdır: Onun kendi tekamülü sadece kendisi için gereklidir. Başka hiç kimse bununla ilgilenmez. Ve hiç kimse ona yardım etmeye mecbur veya niyetli değildir. Aksine, büyük insan kitlelerinin tekamülüne karşı koyan güçler, insan bireylerinin de tekamülüne karşı koyarlar. İnsan, bunları bertaraf etmelidir. Ve bir insan, bunları bertaraf edebilir, ama insanlık bunu yapmaya muktedir değildir. Daha ileride, bütün bu engellerin insan için çok yararlı olduğunu anlayacaksınız; eğer bunlar mevcut olmasaydı maksatlı olarak meydana getirilmeleri gerekecekti, çünkü, insan ihtiyaç duyduğu bu nitelikleri, engelleri aşmak suretiyle geliştirebilir.” ( 176)
“ Bu insan tekamülünün doğru görüntüsünün temelidir. Zorunlu ve mekanik bir tekamül yoktur. Tekamül bilinçli savaşım sonucu meydana gelir. Doğa bu tekamüle ihtiyaç duymamaktadır; bunu istememekte ve buna karşı savaşmaktadır. Tekamül, kendi durumunun farkına vardığında, kendi durumunu değiştirme imkanını, kullanmadığı güçlere, zenginliklere sahip olduğunu gördüğünde, sadece insan için gerekli olabilir. Ve bu güçlerin ve zenginliklerin sahipliğini kazanma anlamında tekamül mümkündür. Fakat bütün insanlar veya çoğu bu durumun farkına varır da, doğum hakkı olarak kendilerine ait bulunan şeyleri elde etmeyi isterlerse, bu durumda tekamül gene mümkün olmaz. İnsan bireyi için mümkün olabilen, kitleler için mümkün değildir.”
“ Tek bir bireyin avantajı, onun çok küçük olması ve doğa ekonomisinde bir eksik veya bir fazla mekanik insanın bulunup bulunmamasının fark etmemesidir. Eğer bir hücre ile kendi bedenimiz arasındaki karşılıklı ilişkiyi tahayyül edersek büyüklükler arasındaki bu karşılıklı ilişkiyi de kolayca anlayabiliriz. Bir hücrenin varlığı veya yokluğu bedenin yaşamında hiç bir şey değiştirmeyecektir. Biz bunun farkına bile varmayız ve bu durum organizmanın hayatında ve fonksiyonları üzerinde hiç bir etki meydana getirmez. Tamamen aynı şekilde, bir hücrenin bizim organizmamız karşısındaki durumu gibi ( boyut konusu ile ilgili olarak) bir birey de kozmik organizmanın yaşamını etkilemeyecek kadar küçüktür. Ve onun ‘tekamülünü’ mümkün kılan kesinlikle budur; onun ‘imkanları’ buna dayanmaktadır.” ( 177)
“ Tekamülden söz ederken başlangıçtan itibaren, mekanik tekamülün mümkün olmadığını anlamamız gerekir. İnsanın tekamülü, onun şuurunun tekamülüdür. Ve ‘şuur’, şuursuz olarak tekamül edemez. İnsanın tekamülü, onun iradesinin tekamülüdür ve ‘irade’ istemeden tekamül edemez. İnsanın tekamülü, onun yapma gücünün tekamülüdür ve ‘yapma’, ‘varit olan ( vuku bulan)’ şeylerin sonucunda oluşamaz.” ( 178)
“ Hiç bir şekilde terakki yoktur. Her şey, bin yıl, on binlerce yıl önce olduğu gibidir. Dış görünüş değişmektedir. Öz değişmemektedir. İnsan, aynı kalmaktadır. ‘Uygar’ ve ‘kültürlü’ insanlar, en cahil vahşilerle tamamen aynı ilgilere sahip olarak yaşamaktadırlar. Şimdiki uygarlık, şiddet, esaret ve parlak sözler üzerine kurulmuştur. Fakat ‘terakki’ ve ‘uygarlık’ hakkında söylenen bu parlak sözler, sadece laftan ibarettir.”
Evvelce G.’yi hiç görmemiş oldukça fazla sayıda insanın davet edildiği bir toplantıda şöyle bir soru soruldu: “ İnsan ölümsüz müdür?”
“ Bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.” diye söze başladı G. ve devam etti: “ Fakat şunu belirteyim ki, bu, mutat bilgi ve dildeki materyal ile tam anlamıyla yapılamaz.”
“ İnsanın ölümsüz olup olmadığını soruyorsunuz.”
“ Hem evet, hem de hayır diye cevaplayacağım.”
“ Bu sorunun pek çok farklı yönleri mevcuttur. Önce, ölümsüz ne demektir? Mutlak ölümsüzlükten mi söz ediyorsunuz yoksa farklı dereceler mi kabul ediyorsunuz? Eğer örneğin bedenin ölümünden sonra, şuurunu bir süre muhafaza ederek yaşayan bir şey geriye kalıyorsa, buna ölümsüzlük denebilir mi, yoksa denemez mi? Veya şöyle söyleyelim: Böyle bir var olmaya ölümsüzlük adının verilebilmesi için ne kadar zaman gereklidir? Sonra, bu soru, farklı insanlar için farklı ölümsüzlük imkanlarını kapsamakta mıdır? Ve daha pek çok farklı soru mevcuttur. Bu soruların ne kadar müphem olduğunu ve ‘ölümsüzlük’ gibi kelimelerin insanı ne kadar kolaylıkla yanılgıya götürdüğünü göstermek üzere bunları söylüyorum.”
“ Eğer ‘ölümsüzlük’ kelimesi yerine ‘ölümden sonra var olma’ kelimelerini kullanırsak bu, daha iyi olur. Bu halde, insanın ölümden sonra yaşama imkanı bulduğu cevabını veririm. Fakat imkan bir şey, bu imkanın farkına varmak tamamen farklı bir şeydir.”
“ Şimdi bu imkanın neye bağımlı bulunduğunu ve bunun farkına varmanın ne olduğunu anlamaya çalışalım.” ( 179) Bundan sonra, G., insanın ve alemin yapısı hakkında önceden bütün söylenenleri açık bir şekilde tekrarladı. Yaradılış Işını’nın ve insanın dört bedeninin şemalarını ( Şekil: 1 ve 18) çizdi. Fakat insanın bedenleri ile ilgili olarak evvelce bilmediğimiz bir ayrıntıyı ortaya koydu.
İnsanın araba, at, sürücü ve efendi olarak ele alındığı Doğu’ya ait kıyaslamayı tekrar kullandı ve şemayı evvelce bulunmayan bir ilave ile birlikte çizdi.
“ İnsan karmaşık bir düzendir.” dedi ve devam etti: “ Birbirleriyle ilişkili, ilişkisiz veya kötü bir şekilde ilişkili olabilen dört kısımdan oluşmuştur. Araba, oklar vasıtasıyla At ile, at dizginler vasıtasıyla sürücü ile ve sürücü ise efendisinin sesi vasıtasıyla efendisi ile ilişkilidir. Ancak sürücü, efendisinin sesini işitmeli ve anlamalıdır. O, nasıl sürüleceğini bilmeli, at ise dizginlere itaat etmek üzere yetiştirilmiş olmalıdır. At ile araba arasındaki ilişkinin koşulu ise atın doğru dürüst koşulmuş olmasıdır. Bu şekilde, bu karmaşık düzenin dört kısmı arasında üç ilişki mevcuttur. ( Şekil– 27b) Bu ilişkilerden birinde bir eksiklik varsa, bu düzen, tek bir bütün halinde hareket edemez. Onun için, bu ilişkiler, gerçek ‘bedenlerden’ daha az önemli değildir. İnsan, kendi üzerinde çalışırken, aynı zamanda hem ‘bedenler’ ve hem de ‘ilişkiler’ üzerinde çalışır. Ama bunlar farklı çalışmalardır.”
“ İnsanın kendisi üzerinde çalışması sürücü ile başlamalıdır. Sürücü zihindir. Sürücü, efendisinin sesini işitebilmek için her şeyden önce uykuda olmamalı, yani uyanmalıdır. Bu durumda, efendinin sürücünün anlamadığı bir dil konuştuğu ortaya çıkabilir. Sürücü, bu dili öğrenmelidir. Bu dili öğrendiğinde efendiyi anlayacaktır. Fakat aynı zamanda, atı sürmeyi, onu arabaya koşmayı, onu beslemeyi, tımar etmeyi ve arabayı düzenli muhafaza etmeyi de öğrenmelidir; zira eğer herhangi bir şey yapamayacak durumda ise efendisinin söylediklerini anlaması ne işe yarar? Efendi ona şuraya gitmesini söyler, ama o, hareket edememektedir, çünkü at, beslenmemiş, arabaya koşulmamıştır ve dizginlerin nerede olduğunu bilmemektedir. At, bizim duygularımızdır. Araba, bedendir. Zihin, duyguları kontrol etmeyi öğrenmelidir. Duygular, daima, bedeni kendi peşlerinden çekerler. İnsanın kendisi üzerinde çalışması bu düzen içerisinde cereyan etmelidir. Fakat ‘bedenler’ yani sürücü, at ve araba üzerinde çalışmanın bir şey, ‘ilişkiler’ yani sürücüyü efendiye bağlayan ‘anlayışı’, onu ata bağlayan ‘dizginler’ ve atı arabaya bağlayan ‘oklar’ ile ‘koşumlar’ üzerinde çalışmanın tamamen başka bir şey olduğunu yeniden müşahede ediniz.”
“ Bazen bedenlerin tamamen iyi durumda ve düzen içinde olduğu fakat ilişkilerin çalışmadığı görülür. Bu durumda bütün bu organizasyon, kaçınılmaz olarak aşağıdan, yani efendinin iradesi tarafından değil de rastlantı tarafından yönetilir.”
“ İki bedenli bir insansa, ikinci beden, fizik bedene göre aktiftir; bu, ‘astral’ bedendeki şuurun fizik beden üzerinde hakimiyeti olabileceği anlamına gelir.”
G. “ astral beden” üzerine artı, fizik beden üzerine ise eksi işareti koydu. ( Şekil – 27c)

Şekil: 27
“ Üç bedenli bir insanda, üçüncü veya ‘mantal bedendeki’ şuurun ‘astral beden’ ve fizik beden üzerinde tam bir hakimiyeti olduğu anlamına gelir.”
G., “ mantal beden” üzerine bir artı işareti, ‘astral’ ve fizik bedenler üzerine, aynı parantez içinde oldukları halde bir eksi koydu.
“ Dört bedenli bir insanda, aktif beden dördüncüsüdür. Bu, dördüncü bedendeki bilincin ‘mantal’, ‘astral’ ve fizik bedenler üzerinde tam hakimiyeti olduğu anlamına gelir.
G., dördüncü beden üzerine bir artı, diğer üçü üzerine aynı parantez içinde oldukları halde bir eksi işareti koydu.
“ Gördüğünüz gibi dört tane tamamen farklı durum mevcuttur. Bir tanesinde bütün fonksiyonlar, fizik beden tarafından yönetilmektedir. Fizik beden aktiftir; onunla ilgili olarak diğer her şey, pasiftir. ( Şekil – 27a) Diğer bir durumda, ikinci bedenin fizik beden üzerinde hakimiyeti vardır. Üçüncü durumda ‘mantal bedenin’, ‘astral’ ve fizik beden üzerinde hakimiyeti söz konusudur. Son durumda ise dördüncü bedenin ilk üç beden üzerinde hakimiyeti mevcuttur. Daha önce, sadece fizik beden sahibi bir insanda, çeşitli fonksiyonları arasında tamamen aynı ilişki düzeninin imkan dahilinde olduğunu gördük. Fiziksel fonksiyonlar, bu insanda duyguyu yönetebilir.”
“ İki, üç ve dört bedenli insanda en aktif olan beden, en uzun yaşar; yani o, daha aşağı seviyedeki bir bedene göre ölümsüzdür.” G., Yaradılış Işını’nı tekrar çizdi ve Arz’ın yanı başına insanın fizik bedenini yerleştirdi.
“ Bu, alelade insandır; yani bir, iki, üç ve dört numaralı insan. Bu insanlar sadece fizik beden sahibidirler. Fizik beden ölür ve geriye bir şey kalmaz. Fizik beden, Arz’a ait maddeden oluşmuştur; ölümle bu madde, Arz’a döner. O, tozdur ve toza döner. Böyle bir insanın ikinci bedeni mevcutsa ( ikinci bedeni, şemada gezegenler hizasına yerleştirildi) bu beden gezegenler alemine ait materyalden oluşmuştur ve fizik bedenin ölümünden sonra yaşamaya devam eder. Kelimenin tam anlamıyla ölümsüz değildir zira belli bir süre sonra o da ölür. Ama her halde fizik beden ile birlikte ölmez.”
“ Eğer insanın üçüncü bedeni varsa, ( üçüncü bedeni, şemada Güneş’in hizasına yerleştirildi) bu beden Güneş’e ait materyalden oluşmuştur ve ‘astral’ bedenin ölümünden sonra yaşayabilir.”

Şekil: 28
“ Dördüncü beden, yıldızlar aleminin materyalinden yani Güneş Sistemi’ne ait bulunmayan materyalden oluşmuştur ve bundan dolayı eğer Güneş Sistemi’nin sınırları içerisinde kristalize olmuşsa ( sabitleşmişse) bu sistem içinde onu yok edebilecek hiç bir şey yoktur. Bu dördüncü bedene sahip bir insanın Güneş Sistemi’nin sınırları dahilinde ölümsüz olduğu anlamına gelir.” ( Şekil-28)
“ İnsanın ölümsüz mü yoksa ölümlü mü olduğu sorusuna derhal cevap vermenin niçin mümkün olmadığını görüyorsunuz. Bir insan ölümsüz, diğeri değildir; bir diğeri ölümsüz olmaya çalışmaktadır. Bir dördüncüsü kendisini ölümsüz olarak düşünmektedir; bu nedenle de sadece bir et yığınıdır.” ( 180)
Kozmoslar
Müteakip toplantıların birinde, bilgi ve varlık üzerindeki uzun bir konuşmadan sonra G., şöyle dedi:
“ Tam olarak ifade etmek gerekirse, siz, şimdilik bilgiden söz edemezsiniz, zira bilginin ne ile bağlantılı olduğunu bilmiyorsunuz.”
“ Bilgi, kozmosların öğretisi ile başlar.”
“ ‘Makrokozmos’ ve ‘mikrokozmos’ terimlerini biliyorsunuz. Bunlar, ‘büyük kozmos’ ve ‘küçük kozmos’ anlamlarına gelir; yani ‘büyük alem’, ‘küçük alem’. Evren, ‘büyük kozmos’, insan ise büyüğün analoğu ( benzeri) olmak zere ‘küçük kozmos’ olarak kabul edilir. Bu durum, alem ile insanın birlik ve benzerliği fikrini ortaya koymaktadır.”
“ Bu iki ‘kozmosa’ ait öğreti, Kabala’dan ve diğer daha kadim sistemlerden beri bilinmektedir. Fakat bu öğreti, natamamdır ve ondan hiç bir şey çıkarılamaz, onun üzerine hiç bir şey kurulamaz. Bu öğretiden hiç bir şey çıkarılamaz, çünkü bu öğreti, kendi içinde diğer hepsini ihtiva eden en büyük kozmosun suretinde ve benzerliğinde yaratılmış ve biri diğeri içinde bulunan kozmos ya da alemler hakkındaki çok daha tam, kadim olan diğer bir öğretiden kopmuş sadece bir parçadır. ‘Aşağısı da yukarısı gibidir’ ifadesi, kozmoslara ait bir ifadedir.”
“ Fakat kozmoslar hakkındaki tam olan öğretinin, iki değil, biri diğerinin içinde bulunan yedi kozmostan söz ettiğini bilmek esastır.”
“ Yedi kozmos, birbiriyle olan ilişkileri içerisinde birlikte ele alınırsa, ancak o zaman evrenin tam bir tasviri ortaya çıkar. Büyük ve tam olan bir öğretiden alınarak rastlantı eseri korunmuş bulunan iki benzer kozmos fikri, öylesine natamamdır ki, insan ve alem arasındaki anoloji ( benzerlik) hakkında hiç bir fikir vermesi mümkün değildir.” ( 181)
“ Kozmoslar hakkındaki öğreti, yedi kozmosu inceler:
Birinci kozmos, Protokozmos’tur, yani birinci kozmos.
İkinci kozmos, Ayokozmos’tur, kutsal kozmostur veya ‘büyük kozmos’ anlamına gelen Megalokozmos’tur.
Üçüncü kozmos, Makrokozmos’tur, yani ‘büyük kozmostur’.
Dördüncü kozmos, Deuterokozmos’tur, yani ‘ikinci kozmostur’.
Beşinci kozmos, Mesokozmos’tur, yani ‘orta kozmostur’.
Altıncı kozmos, Tritokozmos’tur, yani ‘üçüncü kozmostur’.
Yedinci kozmos, Mikrokozmos’tur, yani ‘küçük kozmostur’.”
“ Yaradılış Işını’nda, Protokozmos, Mutlak veya 1 numaralı alemdir. Ayokozmos, 3 numaralı alemdir ( Yaratma Işını’ndaki ‘bütün alemleri’). Makrokozmos, bizim yıldız alemimiz veya Samanyolu’dur ( Yaratma Işını’ndaki 6 numaralı alem). Deuterokozmos, Güneştir, Güneş Sistemi’dir ( 12 numaralı alem). Mesokozmos, ‘bütün gezegenlerdir’ ( 24 numaralı alem) veya gezegenler aleminin temsilcisi olmak üzere Arz’dır. Tritokozmos, insandır. Mikrokozmos, ‘atomdur’.”
“ Daha öncede söylediğim gibi”, diye devam etti G. ‘atom’ denilen şey, herhangi bir maddenin kendine mahsus bütün fiziksel, kimyasal, psişik ve kozmik özelliklerini muhafaza eden en küçük miktarıdır. Bu görüşe göre, örneğin bir ‘su atomu’ mevcut olabilir.”
“ Yedi kozmosun genel düzeni içerisinde Mikrokozmos ve Makrokozmos, birbirlerinden o kadar uzakta bulunmaktadırlar ki, aralarında herhangi bir direkt benzerlik görmek veya saptamak mümkün değildir.”
“ Her kozmos, yaşayan, soluyan, düşünen, hisseden, doğan ve ölen bir varlıktır.”
“ Bütün kozmoslar, aynı kuvvetlerin ve aynı kanunların aksiyonundan doğar. Kanunlar, her yerde aynıdır. Fakat evrenin farklı safhalarında, yani farklı seviyelerinde, farklı ya da en azından tamamen aynı olmayan bir biçimde kendilerini ortaya koyarlar. Sonuç olarak, kozmoslar, birbirlerinin tamamen benzeri değildirler. Eğer oktavlar kanunu mevcut olmasaydı, onlar arasındaki anoloji ( benzerlik) tam olacaktı; fakat oktavlar kanunundan ötürü aralarında tam analoji yoktur; oktavın farklı notaları arasında tam bir analoji bulunmadığı gibi... Ancak birlikte ele alınan üç kozmos, diğer herhangi üç kozmos ile benzerlik içerisindedir.”
“ Her bir safhadaki yani her bir kozmostaki kanunların aksiyon koşulları, biri yukarıda diğeri aşağıda bulunan bitişiğindeki iki kozmos tarafından belirlenir. Birbirinin yanında bulunan üç kozmos, evren kanunlarının tezahürünün tam bir tasvirini ortaya koyar. Bir tek kozmos, tam bir tasvir veremez. Bundan böyle, bir kozmosu tanımak için bitişiğindeki kozmosu, yani onun üstünde ve altında olan kozmosları, yani daha büyüğünü ve daha küçüğünü tanımak gerekir. Birlikte ele alındıklarında, bu iki kozmos, kendi aralarında bulunan kozmosu belirler. Bu nedenle Mesokozmos ile Mikrokozmos bir arada ele alınırlarsa Tritokozmos’u belirlerler. Deuterokozmos ile Tritokozmos, Mesokozmosu belirlerler ve ilh.”
“ Bir kozmosun diğeri ile olan ilişkisi, astronomik Yaradılış Işını’nda bulunan bir alemin öteki alem ile olan ilişkisinden farklıdır. Yaradılış Işını’nda, alemler, evrende bize göre olan, içinde bulundukları asli ilişkileri bakımından; bizim Ay’ı, Arz’ı, planetleri, Güneş’i, Samanyolu’nu vs. görüş açımızdan ele alınmışlardır. Bundan dolayı, Yaradılış Işını’nda, alemlerin birbirleriyle olan karşılıklı nicel ( kantitatif) ilişkileri sürekli değildir. Bir durumda ya da bir seviyede, bu nicel ilişki daha fazladır; örnek olarak ‘bütün güneşlerin’ bizim Güneşimiz’le olan ilişkisini verebiliriz. Bir başka durumda, bir başka seviyede ise azdır; örneğin, Arz’ın Ay ile olan ilişkisi... Fakat kozmosların karşılıklı ilişkileri sürekli ve daima aynıdır; yani bir kozmos diğeri ile sıfırdan sonsuza kadar olmak üzere ilişkilidir. Bu, Mikrokozmos’un Tritokozmos ile olan ilişkisinin, sıfırın sonsuz ile olan ilişkisisinin aynıdır. Mesokozmos’un Deuterokozmos ile olan ilişkisi, yine sıfırın sonsuz ile olan ilişkisinin aynıdır vs.”
“ Kozmoslara ayırmanın ve kozmosların birbirleriyle olan ilişkilerinin manasını anlamak için sıfırın sonsuz ile olan ilişkisinin ne anlama geldiğini anlamak gereklidir. Bunun ne anlama geldiğini anlarsak, evreni kozmoslara ayırma prensibi, böyle bir ayırımın lüzumu ve de bu ayırım olmaksızın kendimiz için alemin aşağı yukarı berrak bir resmini çizmenin mümkün olmadığı derhal açıklığa kavuşur.”
“ Kozmoslar fikri, alemdeki yerimizi anlamamıza yardımcı olur ve birçok problemi, örneğin mekan ve zaman ile ilgili olanları, çözüme ulaştırır. Her şeyin üstünde de, bu fikir, izafiyet prensibinin tam olarak ortaya konmasına hizmet eder. Bu izafiyet prensibi özellikle önemlidir, zira bu prensibi ortaya koymadan aleme ait doğru bir kavram sahibi olmak tamamen imkansızdır.”
“ Kozmoslar fikri, izafiyetin incelenmesini sağlam bir taban üzerine yerleştirmemizi sağlar. İlk bakışta, kozmoslar sisteminde mantığa aykırı gözüken pek çok husus vardır. Ama aslında görünürdeki bu aykırılık sadece izafiyettir.”
“ İnsanın şuurunu genişletme ve bilgi alma yeteneklerini artırmasının kozmoslar hakkındaki öğreti ile doğrudan ilişkisi vardır. Mutat halindeyken, insan, bir kozmosta kendisinin şuurundadır; ve diğer bütün kozmoslara bir kozmosun görüş açısından bakmaktadır. Şuurunun genişlemesi ve psişik fonksiyonlarının yoğunlaşması iki başka kozmosun faaliyet alanına ve hayatına onu aynı zamanda götürür; bu kozmoslardan biri yukarıda, öteki aşağıdadır; yani biri büyük, diğeri küçüktür. Şuurun genişlemesi, sadece bir istikamette, yani sadece kozmoslar istikametinde gerçekleşmez; yukarı doğru tırmanırken aynı zamanda aşağı doğru da iniş kaydeder.”
“ Bu son fikir, size, belki de okült literatürde rastlamış olabileceğiniz bazı ifadelerin açıklamasını yapacaktır; örneğin, ‘yukarı doğru yol, aynı zamanda aşağı doğrudur’ ifadesinin... Kaide olarak bu ifade, tamamen yanlış bir şekilde yorumlanmıştır.”
“ Aslında bu, insan, örneğin gezegenlerin hayatını hissetmeye başlarsa veya şuuru gezegensel alem seviyesine çıkarsa, onun, aynı zamanda atomların hayatını da hissetmeye başlayacağı veya şuurunun, atomların seviyesine geçeceği anlamına gelir. Bu şekilde, şuurun genişlemesi, hem büyüğe hem de ufağa doğru olmak üzere aynı zamanda iki istikamette gerçekleşir. Gerek büyük gerekse küçük alemin idraki, insanda benzeri bir değişimi gerektirir. Kozmoslar arasında paralellikler ve benzerlikler ararken her kozmosu üç ilişkisi içerisinde ele alabiliriz:
1 - Onun kendisi ile olan ilişkisi,
2 - Onun daha yüksek veya daha büyük bir kozmos ile olan ilişkisi,
3- Onun daha aşağı veya daha küçük bir kozmos ile olan ilişkisi.”
“ Bir kozmosa ait kanunların diğer bir kozmosta tezahürü, mucize dediğimiz şeyi oluşturur. Başka bir mucize türü mevcut olamaz. Mucize, kanunların çiğnenmesi olmadığı gibi, kanun dışı bir fenomen de değildir. O, diğer bir kozmosun kanunlarına göre cereyan eden bir fenomendir. Bu kanunlar, bizce anlaşılmadığından ve bilinmediğinden mucizedir.”
“ İzafiyet kanunlarını anlamak için, bir kozmosun hayatını ve fenomenlerini, sanki onlara başka bir kozmostan bakıyormuş gibi inceleme, yani onlara başka bir kozmosun kanunları açısından inceleme çok yararlıdır. Belli bir kozmosun hayatına ait bütün fenomenler, bir başka kozmostan incelendiğinde, onların tamamen farklı bir veçhesi ve tamamen farklı bir anlamı ortaya çıkar. Birçok yeni fenomen belirir ve diğer birçok fenomen gözden kaybolur. Bu durum, genelde alemin ve nesnelerin tablosunu tümüyle değiştirir.”
“ Daha önce ifade edildiği gibi, ancak kozmoslar fikri, izafiyet kanunlarının belirlenmesinde sağlam bir temel oluşturabilir. Gerçek bilim ve gerçek felsefe, izafiyet kanunlarının anlaşılması üzerine kurulmalıdır. Sonuç olarak bilimin ve felsefenin, bu terimlerin gerçek anlamları itibarıyla, kozmoslar fikriyle başladıklarını söylemek mümkündür.”
( 158) İki kere ikinin dört etmediği bir tesir gelirse her şey değişir. Ama iki kere iki dört ediyorsa, biz deterministik prensiplere bağlı olarak yeryüzünde yaşayacağız demektir. Zira ihtiyacımız dolayısıyla böyle tesiri cezbetmişiz. Ve bizim hayatımızda hiç bir mucizevi değişiklik meydana gelmeyecek demektir. Bununla beraber, örneğin bir şifa ameliyesi bilinen deterministik kanunlara bağlı değildir. Uri Geller’in metalleri bükmesi de öyledir. Metapsişik olaylar, iki kere ikinin dört etmediği olaylardır. Yani her zaman iki kere iki dört etmez; eğer dört etmesini isterseniz, bu bütün metapsişik olayları inkar etmeniz demektir ki, bu imkansızdır.
Başka bir aleme ait yasanın, geçici olarak burada uygulanması iki kere ikinin dört etmemesi demektir. Bunun adına “ mucize” derler.
( 159) Üzerimizde Ay’ın büyük etkisi vardır. Özellikle hassas kimselerin heyecansal hayatı Ay devrelerinden kesin olarak etkilenir. Suçluluk oranı, saldırganlık artar, zihin faaliyeti yavaşlar. Bu tesir aslında daha da ötelere ulaşır.
( 160) Alemler arasında titreşim ve yoğunluk farkı vardır. Alemin seviyesi yükseldikçe, titreşim frekansı yükselir, yoğunluk ise azalır. Ayrıca üst alemin hızı, alt alemin hızından daha fazladır. Mesela UFOlar’ın bulundukları yerde gözden kaybolmalarına dair gözlemler vardır. Olayla ilgili çeşitli teoriler vardır. Bir teoriye göre, UFOlar bizimkine benzemeyen bir maddesel alemden gelmekteler. Bizim ortamımızda titreşim seviyelerini düşürüp kabalaştıkları zaman gözüküyorlar ve tekrar kendi ana vibrasyonlarına yükseldikleri zaman da ortadan kayboluyorlar.
Bir üst maddeye sahipseniz, alttakine hakimsiniz ve ona tasarruf ettiğiniz gibi, onun üzerinde her türlü hareketi yapabilirsiniz.
( 161) Simyada geçen atom, bizim bildiğimiz atom değildir; belli bir zeka derecesine sahiptir ve modern araştırmacıların bir kısmı zeki atama buna eon derler; belli bir psişik güç taşıyan parçacıktır, yeni Platoncular vaktiyle kullanmışlardı.
( 162) Yüksek bir safhanın maddesi, aşağı safhalar açısından hiç bir şekilde madde değildir, deniyor. Bu bakımdan, ektoplazma madde midir, değil midir? Ektoplazma, yüksek bir safhanın maddesidir. Medyom dediğimiz kişi, o maddenin, belli şartlar altında ve belli bir maksatla vibrasyonunu düşürerek bize görünür hale getiriyor. Yani başka bir safhanın maddesini kabalaştırarak, ektoplazma haline getirebiliyor. Ve belli bir süre sonra da, kendi sistemine dönüyor. Ektoplazma, metapsişik bilginlerinin söylediği gibi, medyomun vücudunda hali hazırda mevcut olan bir nesne değildir. Yani o enerji, medyomun vücudunda değildir. Ama medyomun vücudundaki birtakım partiküllerle beraber dışarı çıkar ve sonra onları tekrar vücuda bırakıp, kendi sistemine döner. Başka bir sistemin maddesi, adeta kıyafet değiştirerek bize bu şekilde görünmüş olur. Çünkü ektoplazma bilim adamlarınca incelendiğinde, terkibinde hücreler bulunmuştur. Ama daha sonra o maddeler insan vücuduna dönüyor ve asıl ektoplazma maddesi de o elbiseyi bırakıp tekrar yerine çekiliyor.
( 163) Maddede olan her türlü enerji varlığın içinden geçer. Ve bu sırada varlık onu tanır. İnsan doğrudan doğruya maddeyi tanıyarak bir şey öğrenemez. Tekamülün en ince tarafı burasıdır. Doğuşun, bedenli olmanın inceliği buradadır. Madde kainatının bütün özellikleri, bütün prensipleri varlığın içinden geçer ve öylece öğrenmesi mümkün olur.
( 164) Büyük devirler esnasında yeryüzünde belli bir insan toplumu saf dışı bırakılabilir. Zira orada “ envolüsyon” dediğimiz bir gerileme vardır. Çıkış yerine iniş başlamıştır. Varlık, kendi arzularıyla da olsa, dış tesirle de olsa, olayların kendisine getirdiği mesajı alamamışsa, yani ibret almamışsa, astraline giderek müthiş yükler binmeye başlıyor ve giderek daha dibe iniyor. Bir dejenerasyon meydana geliyor. Burada bedenlerle alakalı bir çöküş vardır. Gerçek Öz’de böyle şeyler olmaz. Ama siz o vasıtalarla gelişmek mecburiyetindesiniz. İşte o vasıtalarda dejenerasyon başlıyor. Astral bedende veya şuur sahalarında vibrasyonel düşüşler sonucu helak dediğimiz olay da başlamış oluyor.
( 165) Tekamül çok zor gerçekleşir. Tekamülün ortaya çıkması için varlığın olaya vicdani cehdi ile katılması gerekir. Manevi güç, dünya ortamında cehit tarzında tezahür edemeyince, tekamül olmuyor. Ruhi bir yön içermeyen her çaba, bitkilerin tropizminden farksızdır.
( 166) Tekamülün, yani evolüsyonun yanı sıra, bir de envolüsyon vardır. Envolüsyon, tekamülsel olmayan bir süreçtir. Üstün bir realiteden daha geri bir realiteye inerek, oranın ıstırabını yaşadıktan sonra, tekrar büyük bir idrak kavsi çizerek aynı yere ulaşmaktır; varlığın hak ettiği bir yere ulaşmasıdır.
İnsanın hayatın akışına uymak için, canlılığı sürdürmek için şuursuz bir vaziyette, uyku durumunda yaşaması bir icaptır. Aksi takdirde yaşaması çok zor, hatta imkansız olurdu. Ama uyanmak da görevidir. Istırabın mevcut olması için nasıl bir ortam olmalıdır? Dünyanın şu andaki durumu buna çok uygundur. Her canımız yandığında, muhakkak ki, gelişime doğru ilerliyoruz.
İnsanın tekamül süreci içerisinde büyük gerilemeler gösterdiği devirler olmuştur. Nitekim Kur’an’da, “ İnsanlıkta öyle bir devir olmuştur ki, hiç kıymeti yok, anılmaya bile değmez.” tarzında bir ifade vardır. Eğer mütemadiyen tekamül olsaydı, bu söylenmezdi. Herkes o sıçramayı gösteremiyor.
( 167) Tekamül seviyesi düştükçe yasa sayısı da artıyor. İlahi İrade’den çıkan birinci teksirde, bu sistemde 3 yasa hakimdir. Ve bu sistem, aşağı doğru olan bütün sistemleri yönetiyor; 6, 12, 24, 48, 96 hep ona tabidir. Onlar her şeyi üç düğmeyle, onun aşağısındakiler 6 düğmeyle idare ediyor. Biz ise işlerimizi halledebilmek için, 48 türlü kombinasyona girmek zorundayız. İşimiz çok zordur, zira 48 tane yasayı bir araya getirmek zorundayız. Gurdjieff’in yasalara bağlı bu alemler sistemi, hiyerarşiyi ifade etmektedir.
Tekamül bakımından geriledikçe engeller artıyor, daha fazla yasa ile iş görülüyor. Birinin anayasası 6 maddelikse, diğerinin 12 maddelik. Ama tekamül ilerledikçe, kemal arttığı nispette o kanunlar bizzat siz olmaya başlıyorsunuz. “ Arif” bir insan oluyorsunuz. Arif olan, bir sözle birçok şeyleri halleder. Biz ise geri olduğumuz için, her şeyimizin başına bir jandarma dikilmiştir. Çünkü biz idraksiziz. Bu bakımdan bizde günahlar ve yasaklar hakimdir. Ama insanın idraki arttıkça, artık 48 hükmü onun için hiç bir şey ifade etmez. Böyle birine 24 yasa yeter. O, kendini geliştirmek suretiyle diğer 24 yasayı ortadan kaldırmıştır. Siz, artık o hataları yapmıyorsunuz. Böylece hürriyetinizi elinizden alan, sizi bağlayıcı unsurlar biraz daha azalıyor. Ama buna karşılık ne oluyor? Ferdiyetin gelişmesi suretiyle, “ liberasyon” dediğimiz gerçek hürriyete doğru ilerliyorsunuz.
Mekanik kanunların insandaki psikolojik tezahürü nefsaniyettir. Her kanun ancak yaşanarak öğrenilir. Yani nefsaniyet yaşanacak ve tanınıp kontrol altına alınacaktır. Bu 48 kanun nedir diye soran olursa, ona, kendi nefsini inceler, onu ancak sen bilirsin demek lazımdır. 48 yasanın belli bir hadde kadar üzerine çıkabilmesi için, insanın kendi üzerinde çalışması gerekir.
( 168) İçinde bulunduğumuz devre her varlığın kendi realitesini olanca açıklığı ile savunduğu bir devredir. Bir bakıma orman kanunu hüküm sürmekte, gücü gücü yetene hükmetmektedir. Belli bir noktaya kadar kabalığın, nefsaniyetin ipleri gevşetilmiştir. Çünkü insan işin tersini uygulayarak doğrusunu öğrenme karakterinde olan bir varlıktır.
( 169) İnsan, şartlandırıldığı için, bir otomat gibi yaşar. Görünüş itibariyle iyi kabul edilen hareketleri de bu kategoridendir ve bu hal insanı geliştirmez. Eğer bir yanağına vurana, öbür yanağını çevirmesi şartlandırma yoluyla öğretilmişse, yine bir değer taşımaz. Çünkü insan, başka türlüsünü yapamadığı için, bir nevi post ipnotik telkinde kaldığı için, uyur vaziyette olduğu için böyle davranmıştır. Başka türlüsünü yapamaz zaten. Ve yaptığı şey de kendi iradesinden kaynaklanmamıştır zaten ve işin en acıklı tarafı budur. Yaptığı iş şuurlu değildir; otomatizma, şartlandırılma ile alakalıdır. Uyumakta olan insanın edinmiş olduğu bilgilerdir ve bu bilgiler onu kondisyone eder. Bugün insanların çoğu, bir post ipnotik telkin altında yaşamaktadır. Çünkü uykudadır. Mütemadiyen empozisyon altındadır ve kendisine post ipnotik telkin yapılmış gibidir. Diş macunu seçmesi gerektiği vakit, o sıralarda kendisine kim daha fazla ipnotik telkin vermişse, gider onu seçer. Filmlerde en çok neleri görmüşse, onları taklit eder.
( 170) Tekamül genel bir yoldur. Genel tekamül kuralları ile özel tekamül kurallarını birbirinden ayırt etmek lazımdır. Genel tekamül kaba ıstıraplarla doludur. Büyük korkular, endişeler, yalanlar ve vicdan azapları vardır. Özel tekamül, kişinin kendi üzerinde çalışmasıyla gerçekleşir.
( 171) İnsanın tekamülü, kendisinde mevcut bulunan melekelerin gelişmesi tarzında ortaya çıkar. Güç ve imkanların demiyoruz; melekelerin diyoruz. Melekeler dendiği vakit burada büyük bir incelik vardır. Meleke, daha önceden sizin varlığınızda tohum halinde mevcut olan kudretlerin ortaya çıkışı demektir. Sonradan kazanılmak manasına gelmez. Geçmişte biriktirmiş olduğunuz melekelerdir. İnsan, muhakkak bir gücü ve kendinde mevcut olan birtakım imkanları kullanabilmelidir. Bu tekamülle ilgili objektif bir ölçüdür.
( 172) Yeryüzünde her şey İlahi İrade Kanunları’na bağlı olarak cereyan eder. Onlar da bellidir. Yani icaplara uygun hareket etmek zorunluluğu vardır. Bunun dışında hiç bir şey yapamıyoruz. O halde kıyamet demek, varlığın beden içerisinde bir uyanıklığa, hakimiyete ulaşması demektir. Bir tek hayat boyunca, her şeyin Dünya’da başlayıp Dünya’da bitmesi tekamül bakımından anlamsızdır. Bu, İlahi Adalet mekanizmasına sığmaz. Bir varlık sınırlı bir hayat içerisinde mütalaa edilemez.
( 173) Belli bir devre içerisinde dünya maddesinin belli bir titreşimi vardır. Bu belli yoğunluk ve titreşimin sağlayabileceği imkanlar dahilinde faaliyet gösterilebilir. Yani varlığın kendi gücünü ve kudretini tezahür ettirmesi sınırlıdır. Eğer vasıtanız iyi değilse, varlığınızda saklı bulunan büyük güçleri ortaya koyamazsınız. Çünkü dünya materyalinin atomistik yapısı buna müsait değildir. O, kaba bir yoğunlukta ve düşük titreşimdedir. Zaten çeşitli bedenlerden de maksat budur. Giderek titreşim seviyesinin yükselmesi demektir.
Ferdi olarak özel bir çalışmaya girebilirsiniz, hızla gelişiyorsunuz. Ama, genel bir sisteme, dünya şartlarına bağlı olarak kalırsınız, gelişmeniz yavaş ve ıstıraplı olmaktadır. Genel çalışma olmaz, özel çalışma olur.
( 174) Dünya başlı başına zeki ve canlı bir varlıktır. Kendisi uzayda bir ferdiyettir, bir ünitedir. Üzerindeki her şey ona aittir. Beden de ona aittir. İnsanın dünyayı geliştirmesi, onun aurasını geliştirmek yönündedir. Yani, auranın gelişimi ile dünya üzerindeki maddi gelişme ve değişimler söz konusudur. Bir şeyin manyetik alanı ne kadar kuvvetli ise, o nesne o kadar güçlü vibrasyon taşıyan bir maddedir. Vibrasyonu düşük olan bir maddenin manyetik alanı da düşüktür. Atomik vibrasyonlar geliştikçe, onun etrafındaki manyetik alanı da ( aura) gelişir.
Dünya’nın kendisi tekamül etmekte olan bir ünitedir. Bir uzay birimidir. Kendine ait bir ferdiyeti vardır. Ve onun üzerinde bulunan her şey onundur, o yetiştirmiştir. Toprak ana onundur; onun bağrından çıkarılmıştır.
( 175) Tekamül ferdidir ve kişinin kendi cehdi ile olur. Burada en büyük engel, dünyanın bizzat kendisidir. Eskilerin “ masiva” dedikleri budur, yani, bilcümle dünya hayatı...
İnsanın imkanlar içerisinde tefrik melekesini geliştirmesi gerekir. Yani fark edecek, birtakım zenginlikleri görecek, birtakım imkanların mevcut olduğunu anlayacak. Kendisini tefrik etmiş olması lazım. Şuurlu bir varlık olarak bunu ancak insan yapabilir. Böyle bir duruma geçerse, tekamül için hamle yapacaktır. Eğer tefriki yapamıyorsa, kendisini toplumun bir ferdi ve toplum nasıl düşünürse, kendisini aynen onun gibi hareket eden bir hücre gibi görürse, kendisini geliştirme ihtiyacını hissetmez.
( 176) Uyananlar dünyaya yem olmazlar ve onun mekanik sisteminden kurtularak dengesini bozarlar. İşte teker teker kendisini geliştirmiş kişiler, istidalı kişiler dünyanın bu dengesini bozarlar. Bu, sizin artık otomatik çalışmadığınız anlamına gelir. Doğanın ihtiyacını bozmak demek, bir mekanik sistem içerisinde, o sisteme otomatik tarzda hizmet etmemek demektir. Şimdi siz kendinize hizmet etmeye başladınız, çünkü uyandınız. Ama dünya hemen sizin yerinize birini ikame ediyor; bir başkasını sizin yerinize koyuyor. Sizin otomat olarak gördüğünüz bir fonksiyonunuz vardı, siz onları yapmamaya başlayınca, o sahanın boş kalmaması için hemen bir tanesini oraya yolluyor. Siz bu sefer tek başınıza mücadeleye giriyorsunuz, kendinizi geliştirme yolundasınız ve ona hizmet etmiyorsunuz.
İradi olarak dünyanın istediği dengeyi bozuyorsunuz. Siz ona yarayan insan değilsiniz artık. Dünya sizden normal olarak önünüze çıkanı yenmenizi, yatmanızı, uyumanızı vb. fizik bedeninizi dik tutmanızı istiyor. Siz tersini yapıp, fizik bedeninizi çökertmeye çalışıyorsunuz; ve dünya için yaramaz insansınız artık. Dünya mütemadiyen sizin fizik enerjinizden, fizik vibrasyonlarınızdan, manyetik alanlarınızdan yararlanmak istiyor. Ama siz bedeni çökerterek, onun koyduğu sisteme de karşı geliyorsunuz. İsterseniz buna tümüyle nefsi mücadele deyin. Nefs demek, burada, doğanın ihtiyaçlarına hizmet etmek demektir. Yaşamakta olan insanın nefsi, Gurdjieff sistemine göre, dünya planetinin bir programından ibarettir. Onun size yüklediği bir program vardır; siz o programı kaldırmaya çalışıyorsunuz ortadan. Kendi üzerinizde çalışmaya girdiğiniz zaman, bedeni çökertmeye başladığınız zaman, nefisle mücadeleye başladığınız zaman, yani koruyucu kalkanın dışına çıktığınız zaman, bu programın işleyişi ortadan kalkıyor.
Dünya planetinin bizden istediği, kendi şartlarına uygun bir hayat sürdürmemizdir. O sadece fizik bedenin belli şekilde beslenip, belli şekilde üremesini vs. istemiyor. Ayrıca, bizim neşriyatımızı, yani psişemizden ve fiziğimizden ( ruhumuzdan değil) yayılan tesirlerin çok çeşitli şekillerde olabilmesi için, duygusal hayatımızda da etkili oluyor. İşte, “ astroloji” bundan doğmuştur. Astrolojinin en büyük marifeti insanların duygusal hayatını kontrol altına almaktır. Mekanik duygusal hayatın kontrolü, astrolojik tesirlerdir.
Siz kendi üzerinizde çalışmaya başladığınız zaman, fizik bedeni çökertmeye başladığınız zaman duygularınızı da çökertiyorsunuz. Dünya için siz asi bir varlıksınız, istenmeyen bir varlıksınız. Çünkü siz ona hakim olmaya çalışıyorsunuz. O kozmik etki, sizi etkilememeye başlıyor. Yani onun oyunlarına, duygusal mekanizmanız yoluyla sizde meydana getireceği değişikliklere ket vuruyorsunuz. Yani nefsaniyete ket vuruyorsunuz. İnsanın kendi üzerinde çalışmasında yalan söylememek, kendini aldatmamak vardır. Neden? Bunların hepsi, o tesirleri kesmek içindir. Astrolojik tesirler, kozmik tesirler bizim mekanik duygusal hayatımızı kontrol altında tutarlar. Sinirlenmenizden, hüzünlenmenize; aşkınızdan, nefretinize varıncaya kadar, tesir oradan gelir. Yani biz bu tesirlerin esiri miyiz? İnsan bu esaretten kurtulmanın yollarını aramalıdır.
( 177) Ancak ferdi çalışma ile doğanın ihtiyaçlarını bozacak değişmeler yapabiliyorsunuz. Yaşamakta olan biyolojik varlık, neşrettiği tesirlerle sürekli olarak bu dünyanın kendi bünyesini, onun aurasını, onun astralini geliştirmeye çalışan birer organ vazifesini görüyor. Bütün canlılar bütün faaliyeti ile dünyayı tekamül ettiriyor. Doğanın ihtiyaçlarını bozacak değişmeler ancak bireylerde meydana gelebilir; toplumda meydana gelmez. Tek tek siz şuurlanıp belirli bir seviyeye çıkabilirseniz, değişebilirsiniz. Eğer dünyanın umumi tekamül nizamına bağlı olarak değişmeye kalkarsanız, yani hususi bir eğitimin dışında kaldığınız sürece hiç bir şey olmazsınız. Dünya ne kadar gelişirse, siz de o kadar gelişirsiniz. İnsanlarda bünye bakımından pek fazla yetenek farkı yoktur. Ancak bunların içinden ayrı ayrı, tip tip insanlar kendiliğinden bir cehitle çıkarsa, kendilerini kurtarabilirler. Yani, Dünya’nın kendi fiziki gelişmesinin dışında bir başka gelişmeyi sağlayabiliyor.
( 178) İnsan bedenli haliyle iki iş yapıyor: Birincisi, bedeni etkisi altında tutarken dünyanın ihtiyacı olan gelişmiş bir organik yapıyı yavaş yavaş geliştirmeye çalışıyor ve dolayısıyla dünyanın tekamülüne hizmet ediyor. İkincisi, aynı zamanda tecrübe yapan şuurlu bir varlık olduğu için ondan yararlanıyor. Yani devamlı karşılıklı bir alış veriş söz konusudur. Dünya bize bedeni veriyor, biz de ona tecrübemizden doğan enerjiyle o bedenin birçok jenetiğine yeni şeyler ilave ediyoruz.
( 179) Çeşitli mekanizmaların insana sunduğu biri müspet, diğeri menfi birtakım imkanlar vardır. Orada bulunan varlığın üstüne düşen vazife, bu yığılan potansiyel arasında barışı, dengeyi sağlamaktır.
( 180) İnsansın, tek başına, kendini özel bir biçimde geliştirmesi mümkün değildir. Bu bir ekole, özel bir tesire bağlanmak, bir organizasyona dahil olmakla mümkün olabilir. Bir yol göstericiye, bu yolu daha önce geçmiş bir öğretmene gerek vardır. Sufiler buna “ mürşit” derler. Mürşit, mürüdinin gelişmesine göz kulak olur. Onun astral, mantal, kozal vs. denen süptil bedenlerinin gelişmesi için yol gösterir, ikaz eder. Mürit kendini bir şey sandığı vakit, “ Dikkatli ol, ayağın kayar, bir şey olduğunu zannetme. Buralar hep geçicidir, daha yoldasın.” der. Astral bedenin gelişmesi biter, mantal bedene gelinir. Bu sefer mantal bedeni geliştirmeye başlar, onu faaliyete geçirir. Bu, yaşamakta olan bir varlığın macerasıdır. Daha sonra kozal beden denen ilahi bedene, yani sebebi ve sonucu kendinde olan bir sisteme gelinir. Bu gelişmeyi tamamladıktan sonra siz bir yerde fen’aya uğruyorsunuz. Bütün dış tesirleri, değişkenliği, irade zafiyetini, yapamazlığı atıyorsunuz. Daha sonra tekrar geriye dönebilirsiniz. Ama artık o, siz değilsiniz; aydınlanmış durumdasınız. Yani, gene et bedenin hükmünü, doğal bedenin hükmünü ve mantal bedenin bütün hükümlerini yerine getiriyorsunuz, ama artık tam bir fen’aya uğramış durumdasınız. Sufiler bu yolda ilerlemeye “ seyrifillah” derler. Yani, Allah’ın yolunda ilerlemek, Rabb’e götüren yolda ilerlemek. Mesele fizik bedenin ölümsüzlüğü değil, ruhun gelişmesidir. Yani kademe kademe çeşitli süptil bedenlerin gelişmesidir. Filozoflar bunları ayrı ayrı değil, her varlıkta mevcut olan unsurlar olarak ele alırlar. Yani bu bedenlerin hepsi nüve halinde insanda vardır ve bunların gelişmesi veya gelişmemesi söz konusudur. Fizik bedenin dışında astrali var, onun dışında mantali, onun dışında kozali var. Şu hayatlarında şu bedeni, bu hayatlarında bu bedeni geliştiriyor; derken “ Tanrı’nın ateşi” tabir edilen kozal bedeni de geliştirdikten sonra artık fizik Dünya’ya enkarne olmak zorunluluğundan kurtuluyor. Dördüncü beden en yüksek bedendir; “ateş” halinde ifade edilir. Bu durumda tepe şakrası gelişir. Mantalini geliştirmiş olanın şakrasının tipi değişiktir. Fizik bedeninde bazı enerji merkezleri faaliyete geçmeye başlar. Kozal bedenini geliştirmiş olan, artık sebeplilik, nedensellik ilkesine bağlı değildir. Muhakkak her hareketinin bir sebebi, bir sonucu olmaz. O hem sebeptir, hem sonuçtur. İstediğini, istediği şekilde, hiç bir sebebe bağlı olmadan yapabilir; determinizmin dışına çıkmıştır. Oysa bizim bir şeyi meydana getirebilmemiz için, deterministik olmamız lazımdır.
( 181) Dünya’yı ve dünya insanını, evrenin merkezi ve en yükseği olarak kabul etme devri, yani cahillik devri kapanmıştır. Dünya, imkanları yeni yeni teşekkül eden bir yerdir. Her şey imkan dahilindedir; mümkündür, ama yerli ve kalıcı değildir. Dünya, bir arena, bir tiyatro salonu gibidir. Dünya’da her şey ayrı ayrı gruplar tarafından, ayrı ayrı mekanizmalar tarafından, ayrı ayrı eğitici ve öğretmenler tarafından denetlenmektedir. Onun için Dünya’yı tanımlarken, “ Babil Kulesi” denmiştir. Babil kulesinde kimse kimsenin konuştuğunu anlamaz; aralarında ayrılık ve nifak vardır.
