 (13 Nisan 2011)
|
Eflâtun batık bir kıtanın şaşırtıcı hikâyesini yazdığından beridir insanlar bu ifşaatın doğruluk derecesini kendi kendilerine sorup durmuşlardır. Hiçbir tarihî konu, bu denli uzun süren tartışmalara ve gerçeği öğrenme tutkusuna sebep olmamıştır. İşte tarih tarihçilerin tamamen bihaber oldukları, zamanın karanlığında yitip gitmiş bir kıta ve bir millet. Eflâtun’un anlatısına ve bu konuda üstüne yazılmış 25 000 adet esere rağmen modern araştırmacılar arasında ancak en cesur olanları Atlantis’e inandıklarını ilân etme yürekliliğini gösterebilmişlerdir.
Bu kara parçası hakkında ilk kez Eflâtun’un M.Ö. 5. yüzyılda yazmış olduğu Timea ( Timaios) adlı eserinde söz edildiğini görüyoruz. Büyük filozof bu eserinde, bazı Mısırlı rahipler ile M.Ö. 7. yüzyılda yaşamış Atinalı politikacı Solon arasındaki bir görüşmeyi aktarıyordu.
Devamını oku...
CAYCE OKUMALARINDAN AKTARMALAR
“ Evrenin güçleri birleştiklerinde Tanrı Oğulları’nın ayak sesi sular üzerine aksetti. Ve sabah yıldızları koro hâlinde şarkı söylediler. Suların yüzeyinde, insanın gelişini haber veren şanslı ses aksediyordu. Dünya şeklini buldu ve yaşanabilir bir yer oldu; ve bunun ardından insan adı verilen mahlûku barındırabildi.” (34-l-1)
“ Varlık, bir bedenden, bir candan ve bir ruhtan meydana gelmiştir ki bunlar, Üçleme’nin ( Trinite) yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un üç boyutlu âlemde temsilcisidirler. Tanrı hareket etti ve ruh faaliyete geçti. Hareket önce ışığı, sonra da kaosu getirdi. Bu ışığın içinde, dünyada ve dünyayı çevreleyen kürelerde ve zamanda ve mekânda, maddeye dönüşecek olanın yaradılışı gerçekleşti. Maddî plândaki bu faaliyetler, gökler ve tüm takımyıldızlar, yıldızlar ve bilindiği -ya da öğrenmeye çalışılan- şekliyle kâinat oluşuncaya dek sabırla devam etti.
Devamını oku...
CAYCE DOSYALARINDAN AKTARMALAR
Başlangıçta Ruh vardı; muazzam bir ruhsal güç, muazzam bir ayırt edici enerji okyanusu, tüm mekânı ve tüm zamanları dolduruyordu. Her şeyi bilendi, her şeye kaadirdi, her yerde mevcuttu, her şeyin kaynağı idi; İlk Sebep’ti, Evrensel Güç’tü. O, Her şey idi, hayatın özü idi; “BEN, BEN OLANIM” idi. O, Ebedî Olan Tanrı idi.
Tanrı’nın ruhu tüm hayatî enerjiyi kapsar, çünki onun basit formu içinde her şey BİR’dir. Tüm zaman, tüm mekân, tüm güç ve madde esas ( öz) olarak Bir’dir; çekici ve itici güç, tüm evreni yöneten Pozitif ve Negatif Yasası üzerine kurulmuşlardır. Hareket, bu atomik yapının titreşimleri, Yaradan’ın tezahürüdürler. Nebülöz faaliyeti süresince, pozitif negatif güçlerin biraraya gelişleri yaratıcı bir güç hâline dönüşür. Atomlar, moleküller, hücreler ve madde hâl değiştirirler, ama öz, ruh, değişmezler. Sadece tezahürün şekli değişir; İlk sebep ile olan ilişkileri asla değişmez.
Devamını oku...
YARADILIŞ
İnsan, düşünmeye başladığında sorular sordu. İlk soruları şunlardı: “Ben kimim?... Nereden geldim?... Hayatın amacı nedir?... Niçin ölüyoruz ve öldükten sonra nereye gidiyoruz?...” Ama insan her zaman, bunları cevaplandırmak yerine, devamlı sorular sormaya daha yatkın olmuştur ve bu da onun zihinsel gelişimine yardım eden bir dürtü vazifesi görmüştür. İnsan henüz öğrenme susuzluğunu giderebilmiş değildir, ama bununla birlikte tüm cevaplar hemen oracıkta, elinin altında, yani şuuraltında yatmaktadır ve bundan haberi yoktur.
Asırlar boyunca insanın ve evrenin kökeninin sırrı, imajinasyonları tahrik edip durmuş ve dünyanın en büyük düşünürleri her biri kendilerinden önce gelenlerin çalışmalarına dayanarak kendi teorilerini oluşturmak tarzında, kendilerini bu muammanın çözümlenmesine adamışlardır.
Devamını oku...
ATLANTİS VAR MIYDI?
Edgar Cayce tarafından verilmiş olan 2500 kadar “hayat okumaları”nın içinde, tarihin bilinen ya da bilinmeyen sayısız dönemi ortaya çıkarılmaktadır. Demek ki, bu dosyalar, dünyadaki esrarengiz ırkların kökenleri ve gelişmeleri konusuna çok önemli bir ışık tutmaktadır. İyi tanınmayan bu tarih öncesi kavimler bilim adamlarını daima çıkmaza sokmuşlardır.
Günümüzde, sadece bu uygarlıklardan arta kalmış olan bazı parçalara sahip bulunduğumuzdan dolayı bu bilgi eksikliğimiz gayet normaldir. Arkeologların, bunların kültürleri hakkında elde edebildikleri pek az bilgi, tarihe öyle bizler kadar meraklı olmadıkları şüphe götürmez olan bu halklar tarafından, orada burada terk edilmiş olan eşya kırıntıları biraraya getirilerek elde edilmiştir. Görünüşe bakılırsa, kendi zamanlarının vakalarını kaydetmeyi gereksiz bulmuşlar veya bunu yaptılarsa da bu metinler kaybolmuşlardır.
Devamını oku...
|